28 Mart 2016 Pazartesi

TUBA KILINÇ

Akıllı telefonların hayatlarımızda yarattığı en önemli değişimlerden biri de, her an her şeyi fotoğraflıyor oluşumuz. Fotoğraf çekmek böylesine kolaylaştığından olsa gerek, aynı kareden onlarca fotoğraflayıp, beğenmediklerimizi siliyoruz. Çektiğimiz fotoğraflar üzerinde çeşitli filtreler uygulayıp ve hatta azıcık da düzeltme yaparak, en artistik pozlarımızı sosyal medyada paylaşıyoruz. Bu hızlı teknolojik dönüşümün artıları olduğu kadar eksileri de yok değil. Artık çoğumuz kağıda fotoğraf bastırmıyor, basılı fotoğraflardan albüm yapmıyoruz. Bana öyle geliyor ki, bu sanal albümlerin çoğu zamanla kaybolacak ya da bir harici bellekte bir daha bakılmamak üzere unutulacak. Gündelik hayatlarımızdan çok az hatıra yıllar sonrasına taşınacak. Gündelik hayattaki fotoğraf alışkanlığı böyleyken, düğün, doğum gibi özel günlerdeki durum tamamen farklı bir boyuta taşınmış durumda. Özel günleri en ayrıntılı şekliyle bir profesyonele fotoğraflatmak, o fotoğraflardan görkemli albümler yapmak da son yılların sanal fotoğraf alışkanlığına inat giderek yükselen bir trend. Hatta öyle ki, konuğum Fotoğrafçı Tuba Kılınç’a göre yurtdışında artık cenaze törenlerinde bile profesyonel fotoğraf çekimi furyası başlamış durumda. Tuba Kılınç ile fotoğrafçılık serüvenini konuştuğumuz bu söyleşi, fotoğrafçılığa ilgi duyanlara gelsin...

Ellyf: Nasıl ve ne zaman başladı fotoğrafçılığa olan ilginiz?

Tuba: Fotoğrafçılıkla üniversite yıllarında tanıştım. O yıllarda analog makinalar vardı. Harçlıklarımı biriktirip aldığım Minolta makinam hala duruyor.

Ellyf: Eğitim aldınız mı yoksa kendi kendinize mi ilerlediniz?

Tuba: Yıllar içinde pek çok eğitim programı, workshop ve gezilere katıldım. Ancak asıl ilerlemeyi, makinamı hep yanımda taşıyıp sürekli çekim yaparak sağladığımı düşünüyorum. Fotoğrafa meraklı olunca hayata hep o gözle bakmaya başlıyorsunuz.  Balığını yiyen bir kedi, bastonunu tutan yaşlı bir adamın nasırlı elleri, sokakta elinden balonunu kaçırmış bir çocuğun gökyüzüne doğru uzanışıPek çok sahneyi görmeye başlıyorsunuz, belki de eskiden yanından geçip gittiğiniz hiç dikkat etmediğiniz.

Ellyf: Ben sizi tanıdığımda kurumsal bir firmada çalışıyordunuz. Şu anda tamamen fotoğrafçılığa yönelmiş durumdasınız. Bu radikal kararı nasıl aldınız?

Tuba: Ben hayatta yaşanan her şeyin bir anlamı olduğunu düşünürüm. Uzun yıllar profesyonel iş hayatında yaptıklarım, yaşadıklarım, tanıdığım insanlar, tanık olduğum hikâyeler, dokunduğum hayatlar manevi olarak bir noktaya taşıdı beni. Profesyonel hayatta misyonumu tamamladığımı düşündüğüm noktada artık kendim için bir şeyler yapmak istedim. Hobimi işe dönüştürdüm; Hayattan İzler bu şekilde vücut buldu. Aslında isim ve kariyer yaptığınız bir alanı bırakıp, yeni bir yola koyulmak gerçekten radikal bir karar. Ancak kararı aldıktan sonra hayat atacağınız adımlarda yardımcı oluyor size. Sağ olsun, eşimden çok destek gördüm bu konuda.

Ellyf: Bu iki çalışma şeklini kıyasladığınızda ne gibi farklar oluştu hayatınızda?

Tuba: Profesyonel hayatta maddiyat yoğun bir silsile var. İmalat yetişti mi? İthalat zamanında gerçekleşti mi? Kur oynadı mı? Müşteriyi mi kaybettiniz? Bir noktaya geliyorsunuz, hayatınızın ellerinizin arasından kayıp gittiğini fark ediyorsunuz. Uykunuzda bile günlük sorunları çözmekten verimli uyku uyuyamıyorsunuz. Şu anki hayatım maneviyat yoğun bir hayat. Bir bebeğin doğumuna tanık olmak, annenin bebeğiyle kucaklaştığındaki gözyaşlarıyla gözlerinin dolması, yeni doğmuş bir bebeğin dünyadaki ilk dakikalarında onunla birlikte olmak paha biçilemez bir duygu. Daha sakinim daha mutluyum. Bir şey olmuyorsa artık zorlamıyorum olması için. Olmamasının mutlaka benim için bir hayrı olduğunu düşünüyorum. 

Ellyf: İnsanların en özel günlerine tanıklık ediyorsunuz, evlenirken ya da bebeklerini ilk kucaklarına aldıklarında siz de oradasınız. Neler hissettiriyor bu size?

Tuba: Her dokunduğum hayat her tanık olduğum mutluluk bana çok şey katıyor. Fotoğraflarıma baktığınızda dünden bu güne bu duygu değişimini görebileceğinizi düşünüyorum.  Sevdiğin işi yapmanın büyük lütuf olduğunu bu yüzden de şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum.


Ellyf: Özellikle doğum fotoğrafçılığına yoğunlaştığınızı görüyorum. Özel bir sebebi var mı?

Tuba: Bu işe ilk başladığımda aile fotoğrafçılığına dair her tür fotoğrafı çekmek üzere yola çıkmıştım. Ancak zamanla bebek ve doğum fotoğrafçılığından daha keyif aldığımı gördüm. Belki anne olmamın da etkisi vardır; bir bebeğin ilk çığlığı mucizenin kendisi ve bu mucizeye tanıklık etmek çok özel bir duygu. 

Konunun bir diğer boyutu daha var. Fotoğrafın benim yapmaya çalıştığım şeyde bir araç olduğunu düşünüyorum. Doğuma giren annenin elinden tutup onu rahatlatmak, nefes almasını söylemek, çok zaman bebek annesinin göğsünü almadığında fotoğraf makinasını bir kenara bırakıp, bebeğin emmesine yardımcı olmak… Bunların maddi karşılığı yok. Başka bir şey. Sonunda çıkan fotoğraflar bu duyguyla yoğrulmuş fotoğraflar oluyor. Hayatımın bu dönemindeki misyonum işte bu.

Ellyf: Bir doğumu fotoğraflamadan önce nasıl bir hazırlık yapıyorsunuz?

Tuba: Öncelikle anneyle son 3-4 hafta sürekli irtibatta oluyorum. Bebeğin büyümesi, normal doğum mu  sezaryen doğum mu bunları takip ediyorum. Hastanenin ve doktorun çekime izin verip vermediğini kontrol ediyorum.  Çekim için gerekli ekipmanım sürekli hazır, sadece son kontrollerimi yapıyorum. 

Ellyf: Günümüzde doğumların çoğunluğu sezaryen olduğu için ameliyat günü ve saati önceden belli, bu durum doğum fotoğrafçılığının yaygınlaşmasında ne kadar etken sizce?

Tuba: Aslında normal doğumda da fotoğraf çektiren çok fazla. Sezaryen doğumların fotoğrafçı için zaman planını yapabilmesi açısından avantajı oluyor. Bu sebeple fotoğrafçılar sezaryen doğumları tercih ediyorlar. Ancak bence doğum fotoğrafçılığının yaygınlaşmasının sebebi, fotoğrafın hayatımızın içindeki önemini keşfetmiş olmamız. Yurt dışında cenazelerinde bile fotoğraf çektiren ülkeler var. Ben 11 sene önce ikizlerimi doğurduğumda doğum fotoğrafçılığı diye bir meslek yoktu. Bu son 6-7 senenin trendi.

Ellyf: Normal doğum yapan birinin ne zaman doğum yapacağı belli değil, gece yarısı telefonunuz çalıp doğuma çağrıldığınız falan oluyor mu?

Tuba: Tabii. Telefonum 7/24 açık ve hep yanımda. Normal doğum bebeklerinin çoğu da gece gelmeyi tercih ediyorlar :) Gece uykum bölünüyor, bazen 40 saat uyumadan geçirdiğim oluyor. Ama beni ayakta tutan adrenalin. O mutluluğa tanık olmak tüm yorgunluğumu alıyor.

Ellyf: Doğumunu fotoğrafladığınız bebekleri sonrasında da unutmayıp doğum günlerini kutluyorsunuz sanırım. İster istemez duygusal bir bağ mı kuruluyor?

Tuba: Evet. Her doğan bebek benim bebeğim. Hayattan İzler’in bebeği. Ben onların hayatına nasıl iz bırakıyorsam, onlar da benim hayatıma iz bırakıyorlar. Anneleri babalarıyla beni sonradan ziyarete geliyorlar. Ben onların doğum günlerini kutluyorum. Kocaman bir aile olduk, her gün büyüyoruz. 

Ellyf: Fotoğrafçılığı meslek edindiğinizden bu yana eminim çok fazla değişik olaya tanıklık etmişsinizdir. En unutamadığınız anınız nedir?

Tuba: O kadar çok var ki! İlk aklıma gelen Umut; Umut doğduktan sonra soluk almada sorun yaşadı ve ona oksijen verdiler. 2 saate çıkar dediler ama ben bu süreden daha uzun kalabileceğini tahmin edip aileyle konuştum. Umut annesiyle buluşamadan bir 5 saat geçti. Tabii çekimimiz yarım kaldı. O gece oksijen çadırında kalacağını öğrendiğimizde hepimize hüzün çöktü ama annenin moralini yüksek tutmamız gerekiyordu. Ben daha önceki tecrübelerimi paylaştım aileyle. Çekimi tamamlayamadan hastaneden ayrıldım. 1 hafta boyunca her gün konuştuk anne ve babasıyla Umut’ un. 1 haftalıkken Umut hastaneden çıktı ve ben onu eve ziyarete gidip, hem çekimi tamamladım hem de bebeğimi sevebildim. Sonra Umut 3 aylıkken beni ziyarete geldi.

Ellyf: Sizin gibi gerçek mesleği olmadığı halde fotoğrafçılık yapmak isteyenlere neler tavsiye edersiniz?

Tuba: Fotoğrafçılık birikim ve sürekli kendini geliştirmek isteyen bir konu. Sürekli araştırsınlar, sergi gezsinler, fotoğraf baksınlar. Ben 44 yaşımda Fotoğrafçılık & Kameramanlık okumaya başladım 2. Üniversite olarak. Öğrenmenin sonu yok.  

10 Mart 2016 Perşembe

ÖZGÜR KAPMAZ

Şimdiki çocuklara komik gelecektir belki ama, biz 90’larda çocuk olanlar, dönemin ünlü sihirbazı Sermet Erkin’in şapkadan tavşan çıkarmasına hayli şaşırırdık. O yaşlarda şapkadan tavşan çıkaramasAak  da, avucumuzdaki metal parayı önce kaybedip ardından arkadaşımızın kulağının arkasından çıkarabilmek bile büyük numaraydı bizler için. Bunlar çoğumuz için çocukluğumuzdaki tatlı anılarken, yeni konuğum Özgür Kapmaz için bir yaşam biçimi olmuş. Öyle ki çocukluk hayalinin peşinden gidip sihirbazlığı kendine meslek edinmiş. Baş döndürürücü bir hızla ilerleyen hayatlarımızda bizi şaşırtmayı kendine iş edinmiş bu cesur adam ile sihirbazlık yolcuğunu konuştuk.

Ellyf: Nereden çıktı bu sihirbazlık işi? Çocukluk hayalin falan mıydı?

Özgür: Nereden çıktı nereden çıktı bir düşüneyim... Şapkadan çıktı:)
Şaka bir yana, ben 5 yaşındayken, tek kanal döneminde izlediğim bir sihirbazlık programında izlediğim illüzyonistten etkilenmemle birlikte başladı bu tutku. Sonrasında, hiç peşini bırakmadım bu sanatın. TV'de gördüğüm her programı izlerdim, TV başında çakılı kalırdım adeta sihirbaz izlerken. Daha sonraları kendi kendime maket kartonlarından hileli kutular yapar aileme ilk numaralarımı sunardım :)

Ellyf: Nasıl öğrenilir sihirbazlık? Usta çırak ilişkisi mi var? Okulu mu var? Ya da kendi kendini mi geliştiriyor insan?

Özgür: Nasıl öğrenilir? Cevabı sorduğunuz soruda mevcut. Kendi kendinize, usta-çırak ilişkisiyle, kitap ve dvd'lerle ve son olarak da sürekli performans yaparak yani sürekli gösteri yaparak kendinizi geliştiriyor ve yeni şeyler öğreniyorsunuz. Bu sanatın ne yazık ki bir okulu yok fakat usta illüzyonistler öğrenciler yetiştiriyorlar. Bir de İstanbul'da Türkiye'nin tek resmi kurumu İllüzyonistler Derneği var. Bu sanata hevesli adaylar derneğimizde kurs şeklinde eğitim alabilirler.

Ellyf: İşletme okuyup sihirbazlık yapıyor olmana ailen ve çevrenden nasıl tepkiler alıyorsun?

Özgür: Çok yerinde bir soru. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ne yazık ki hobi olarak başladığınız sahne ya da gösteri sanatlarında, hayalini kurduğunuz işe başlayabilmek gerçekten çok zor. Aile baskısı toplum baskısı denen olgular var. Bütün bunların altından kalkıp inadına sevdiğiniz işe yönelmeniz lazım. Ben de bunu yaptım. Tabi ki ailem en başta tuhaf karşıladı. Üniversiteyi boşuna okuduğumu düşündüler belki de, ama şu an onlar da alıştı çünkü benim mesleğim oldu bu sanat. Arkadaşlarımın hemen hemen çoğu bana saygıyla yaklaştılar, çoğu insanlar 8-6 , sevmedikleri işlerde çalıştıkları için bana gıptayla baktılar:)

Ellyf: İnsanların en çok şaşırdığı ve nasıl yapıldığını merak ettiği numaran hangisi?

Özgür: Çok genel bir soru, o yüzden ben de çok soyut bir cevap vereceğim. Bu sanatı icra etmek, diğer mesleklerden farksız. Demek istediğim şu: her işte olduğu gibi moral, stres, sinir, maddi sıkıntılar vb insani durumlar sizin performansınızı etkiler. Açacak olursam: bizler seyircilere gösterilerimizi sunarken ne kadar rahat ve güvende hissedersek yaptığımız numaralar da o kadar eğlenceli ve şaşırtıcı olur. 
Seyirciden aldığımız objeleri yani kendi üzerinde taşıdıkları şeyleri kaybedip başka yerlerden çıkartınca çok çok şaşırıyorlar. 

Ellyf: Yetişkinleri mi çocukları mı şaşırtmayı daha çok seviyorsun?

Özgür: Bu sanatın en güzel tarafı da bu. 7'den 70'e herkes tarafından seviliyor ve ilgiyle izleniyor. O yüzden benim de ayırt ettiğim bir kesim yok:) Ama kesinlikle çocukları etkilemek daha zor dersem yanlış söylememiş olurum.

Ellyf: Örnek aldığın kimse var mı sihirbazlık konusunda?

Özgür: Örnek almak diyemeyiz çünkü illüzyon sanatında özgün hatta orijinal olmanız lazım. En çok beğendiğim ve bana göre dünyanın en iyisi David Copperfield'dir.

Ellyf: Yurtdışında bazı sihirbazların show programları var, sokakta insanları şaşırtan numaralar yapıyorlar. Benzer bir teklif gelse ne dersin?

Özgür: Böyle teklifler çokça geldi, maalesef hiçbirisi gerçekleşmedi :)

Ellyf: Yetenek Sizsiniz’de yarışmışsın, neler kattı sana bu yarışmaya katılmak?

Özgür: Yarışmaya katılmak açıkcası pek birşey katmadı:)

Ellyf: Yetenek Sizsiniz’e sihirbazlık alanında pek çok kişi katıldı yanılmıyorsam ama en çok akılda kalan Aref oldu. Bu anlamda sıradışı bir imajın bu işte önemli olduğunu söyleyebilir miyiz?


Özgür: İllüzyon performansı sergilemek insanın kendine yakışanı giymesidir:)).
Nasıl ki, elbise seçerken kendi zevkimize göre giyiniriz. İllüzyon numaralarımızı da seçerken her illüzyonistin zevki ve tercihi farklıdır. Dolayısıyla, Aref'in tarzı ve gösterileri bir kesim tarafından çok beğeniliyor, bir kesim tarafından da hiç beğenilmiyor.

Ellyf: İki sihirbazın çekişmesini konu alan Prestige filmini izlemişsindir. Var mı gerçek hayatta da böyle çekişmeler?

Özgür: Defalarca izledim :)) Türkiye'de de birebir aynısı olmasa da benzer şekilde çekişmeler olmuş ve halen daha olmaktadır. Sunacağımız gösterilere hazırlanırken yaralanmalar olmuyor değil. Ya da meslektaşlar arasındaki çekişmeler her işte olduğu gibi bizde de var. Sanırım bu soruyu yaşça büyük ustalara sorarsanız daha heyecan verici cevaplar alabilirsiniz.

Ellyf: Sence iyi bir numaranın ne kadarı teknik hazırlık ne kadarı yetenek ile yapılıyor?

Özgür: Cevabı çok zor bir soru sordunuz. Ne yazık ki öyle bir oranlama söz konusu değil. Nedeni ise her numaranın ayrı bir dinamiği olmasıdır. Bazı numaralar tamamen teknik üstüne, bazıları ise tamamen el becerisine dayalıdır. Bunun en güzel örneği illüzyonun manipülasyon dalıdır. Manipülasyon yapan illüzyonistler, gecelerini gündüzlerini el becerilerini geliştirmek için çalışırlar. Manipülatör deriz bu işi yapan sihirbazlara. Şöyle düşünelim; bir gösteri sunacaksınız, yarım saat boyunca insanları şaşırtmanız ve eğlendirmeniz gerekiyor. Gösterinin tamamının teknik oyunlarla ya da manipülasyonla dolu olması mümkün değil ama imkânsız da değil.
Numaranın kendisi tamamen teknik de olsa, o teknikten faydalanıp numarayı icra etmek sizi sihirbaz yapmaz.

Sihirbazlık, insanlara sihirli anı yaşatmak, hissettirmekten geçer. O sebeple, istediğiniz kadar sihirbazlık setlerine sahip olun, onlara ruh katıp sunmadıktan sonra anlamsız oyuncaklardan ibarettir.

Ellyf: Senle söyleşi yapacağımı öğrenen bir arkadaşımdan şöyle bir soru geldi; “Sevmediğimiz insanları yok edecek bir sihir de var mı?”. Ne dersin?

Özgür: Arkadaşınıza çok selamlar :) maalesef bizler sadece illüzyonistiz, büyücü değil:)