23 Nisan 2014 Çarşamba

CEM KÖKLÜKAYA

Çocukken tanıdığım ve büyüdüğümüzde “Vay be, ne güzel şeyler yapmış!” dediğim arkadaşlarımla söyleşiyorum fırsat buldukça. Diğer arkadaşlarımla yaptığım söyleşiler gibi bu söyleşi de beni, sorduğum her soruda, yazdığım her cümlede çocukluğuma götürdü. Hani şimdilerde dizisi olan seksenlerde çocuktuk biz. Doksanlarda biraz çocuk, biraz ergen... Teknolojinin hayal dünyasını hırpalamadığı son kuşaktık belki de. Hepimiz çok çalışmalı ve illa ki doktor ya da mühendis olmalıydık. Hayat bize bu kadar düz anlatılmıştı; çok çalışacaksın, başaracaksın ve her şey mükemmel olacak. Kimilerimiz hiç sorgulamadan, mutlu olup olmayacağına aldırmadan bu ütopyanın peşinden koştu, koşuyor. Kimilerimiz ise bu ütopyayı bir kenara bırakıp mutlu olacağı şeyi bulmuş, yapıyor. Yeni konuğum, çocukluk arkadaşım Cem Köklükaya belli ki Cümbüş Cemaat adlı grubuyla müzik yaparken mühendis olmaktan daha mutlu hissediyor. Konserlerinde, grubun solisti olarak Cem’in sahnedeki coşkusu seyirciye de yansıyor. Uzun zamandır görüşmediğim Cem ile bu vesileyle yeniden görüşüp söyleştim. Bu söyleşi, sahnedeki zıpır adamın kim olduğunu merak eden Cümbüş Cemaat severler için geliyor… 

Ellyf: Müzikle ilgilenmeye kaç yaşında başladın? Grubun hem solistisin hem de birkaç enstrüman çalıyorsun, nerede eğitim aldın? 

Cem: Müzikle ilgilenmeye ilkokul ikinci sınıfta başladım. Tabii bu 8 yaşımdaki benim bilinçli bir kararım değildi. Okuldaki mandolin kursuna gitmemin benim için faydalı olacağı düşünüldü. Ben de cumartesi günleri de sabahın köründe uyanıp okula gitmek pahasına bu kursa başladım. O zamandan bu zamana mandolin çalıyorum. Yanı sıra Cümbüş Cemaat konserlerinde Anadolu lavtası da çalmaya çalışıyorum. Şarkı söyleme hikâyesi de yine ilkokul yıllarında başlıyor. 10 yaşındayken okulda kurulan “Türk Sanat Müziği” korosunda bulunmam öğretmenlerce uygun bulunuyor. Bir de solo veriyorlar bana “Aşk Rüyadır Çok Zaman”… Ağırlığının altında iyi ezilmemişim 10 yaşımda. Bu uygun bulunmaya gerekçe sanırım teneffüs zamanlarında arkadaşlarla söylediğimiz şarkılar. Öyle dört başı mamur bir müzik eğitimi almadım. Bir süre bağlama çalma dersleri, geçen yıllarda da bir süre şan dersleri aldım. Hepsi bu. Yapa yapa öğrenmeye çalıştım hep ve birlikte çalıştığım insanlar konusunda da şanslıydım. Çünkü epey demokratik bir şekilde tartışarak öğrenme imkânımız oldu.   

Ellyf: Boğaziçi Üniversitesi’nde hangi bölümde okudun? Mesleğini yapıyor musun yoksa sadece müzik mi var hayatında? 

Cem: Boğaziçi Üniversitesi’nde Elektrik-Elektronik Mühendisliği okudum. Hiç mühendis sıfatıyla bir işte çalışmadım. Ama geçim derdi herkes kadar benim de başımda.
 
Ellyf: Gelelim Cümbüş Cemaat’e… Ne zaman kuruldu?  Nasıl bir araya geldiniz? 

Cem: 2006 yılının şubat ayıydı yanlış hatırlamıyorsam. Zaten dost meclislerinde çalıp söyleyen bir ekip vardı. Sahneye de çıkar mı, çıkar dendi. Şunu kim çalar, bunu çalan tanıdık var mı derken 7 kişiye ve hayal edilen saz çeşitliliğine ulaşılıp provalara başlandı. Çok doğal bir süreç gibi hatırlıyorum. Hedef birkaç parça hazırlayıp okulda bir konser vermekti. Gelen arkadaşlar hemen benimsediler ve bir parçası oldular. Öyle profesyonel tasarlanmış bir proje değildi. Hepimizin zaten sevdiği şarkıları çalıp söylemek derdindeydik. Ama kültürel çeşitliliği yansıtmak da hepimizin önceliğiydi.  

Ellyf: Boğaziçili olmanın bu grubun kurulmasında ne kadar etkisi var peki? Boğaziçi müzik dünyasına pek çok grup çıkarmış bir okul, başka bir okulda okuyor olsaydınız yine böyle bir grup kurulur muydu sence? 

Cem: Sunduğu imkânlar açısından ve grubu kuran bizlerin düşüncelerimizi şekillendirmesi bağlamında Boğaziçi’nin önemine değinebiliriz. Daha önceki müzik grupları ve müzisyenlerin de cesaretlendirici ve güven verici bir etkisi var. İnsana biz de yapabiliriz dedirten bir şekilde. Başka bir ortamda yine olabilirdi elbette ama başka türlü olurdu sanırım. 

Ellyf: Cümbüş Cemaat’in yaptığı müziğin türünü nasıl ifade edebilirsin? Üniversite gençliği daha çok pop rock türünde çalışmalar yaparken sizin daha farklı türde müzik yapmanızın nedeni neydi? 

Cem: En sevdiğim soru bu. Çünkü cevabını bilmiyorum. Büyük ölçüde folklorik bir müzik sanırım. Genelde Anadolu ve onu çevreleyen coğrafyalardan. Hafif nostaljik bir tarafı da var. Bir yeniden üretim diyebiliriz. Bu yeniden üretim müzikal olarak jazz’a yakınsayan bir anlayışla yapılmaya çalışılıyor. Ama müzisyenlerin birikim ve ilgileri doğrultusunda farklı şeyler de deneniyor. Şanda ise benim denediğim teatral, serbest ve kimi zaman sohbete varan bir icra. Böyle bir müzik profesyonel bir seçimle ortaya çıkmadı. Yani biz bu türde müzik yapalım demedik. İçimizden geldiği gibi yapmaya çalıştık. Belki de biraz farklı olalım istemişizdir.  


Ellyf: Facebook sayfanızda, Cümbüş Cemaat’i özetleyebilecek en iyi örnek  bir arkadaşınızın ısrarıyla onun bir arkadaşının düğününe hazırlıksız gitmektir demişsiniz. Biraz açıklar mısın nasıl bir şey bu davetsiz misafirlik? 

Cem: Bu Cümbüş Cemaat’i daha önce dinlememiş ya da sahnede görmemiş birine anlatmak için bir metafor. Bilen biri de o düğünün sahibi olabilir bu durumda. Herkesin başına gelmiştir böyle bir şey. İstemeye istemeye, ısrara dayanamayıp, biraz da aman n’olcak ki diyerek gidersiniz. Sonra ne eğlendik ne eğlendik diye hatırlarsınız o geceyi. Hayatta hep böyle ihtimaller vardır. Biz de ilk defa geliyorsanız büyük ihtimalle böyle hissedeceksiniz demek istedik.  

Ellyf: Bıyığın ve sakalınla özdeşleşmiş durumdasın. Bu yaptığın müzikle ilgili bir imaj mı?
 
Cem: Eskilerin “kılda keramet olsa…” diye bir deyişi var. Hepimiz seviyoruz işte kafamızda çıkan kıllarla oynamayı. Benimki de o hesap, meraktan. Müzikle sakallarımı hiç ilişkilendirmedim. İyi anlaşacaklarını sanmıyorum. Hem zaten o aktörlerin işi. Rol gereği kilo almak, sakal bırakmak, saç kesmek, ne bileyim. Misal arkadaşlarımdan bazıları diyor ki sadece bıyığın varken sahnede daha iyi duruyordu, kimi de saçın kısayken iyiydi diyor. E o zaman gelsin bıyık dursun sahnede ya da sakal neyse, değil mi ama. 

Ellyf: Grup olarak müzik yapmak zordur, egolar çatışır genelde. Sen de solist olarak grupta en çok dikkat çeken isimsin, herhangi bir zorluk yaşıyor musunuz bu anlamda? 

Cem: Yok öyle bir şey yahu. Müzik grup olarak yapılır başka çare var mı? Sazı kucağında bir âşık değilsen yani. Bu kolektif bir süreç, herkesin birbirini kolladığı, birbirinden öğrendiği, birbirini güldürdüğü… Senin zorluk dediğin şeyi biz sürecin gereği olarak görüyoruz sanırım.  

Ellyf: Şarkı söylerken aynı zamanda mimiklerini  de çok iyi kullanıyorsun. Hatta şarkıyı tüm vücudunla söylüyorsun... Oyunculuk yeteneğin de var yani, bu yönde teklif alıyor musun hiç? 

Cem: Bence bu oyunculuk değil oyunbazlık. Sahnede rahat davranabildiğim için sanırım. Teklifi bilmem de bundan dolayı takdir edildiğim oldu. Bir de Kelebeğin Rüyası macerası var tabii, sayılırsa. Şarkı söylemenin yanı sıra bir takdim de yapmıştım bir sahnede. Yılmaz Erdoğan da oyunculuğa ilk adımı attın işte diye takılmıştı.  

Ellyf: Ben de tam bunu soracaktım. Kelebeğin Rüyası maceranızı anlatsana biraz… 


Cem: Her şey bir düğünde başladı. Yılmaz Erdoğan düğünün yapıldığı oteldeydi. Provada rastlantı eseri şarkıyı dinleyip beğendi. Bizi davet etti. Bir hafta sonra kendimizi kocaman bir film setinde bulduk. Kıvanç Tatlıtuğ’u canlı gördüm valla. Çok zayıflamıştı. Biraz abartarak Kıvanç’la karşılıklı oynadık bile diyebilirim.  

Ellyf: Albümünüz yok bildiğim kadarıyla, buna rağmen İstanbul’un bilinen birçok mekânında sıkça konser veriyorsunuz. Reklamınız kulaktan kulağa yapılıyor sanırım? 

Cem: Dilden dile gezen bir efsane Cümbüş Cemaat(!). Albüm yapmaya çalışıyoruz aslında. Belki yakında beceririz. 

Ellyf: Son olarak hem senin kişisel hem de Cümbüş Cemaat olarak hedefinizi sormak isterim. 

Cem: Bir albüm yapsak iyi olacak artık. Böylece daha çok konser verme şansımız, daha çok memleket görme şansımız da olur diye umuyorum. Bu hem benim hem de Cümbüş Cemaat için yeterli bir hedef bence. Daha ne olsun? Müzik çileli ama tatlı bir iş. Yıllar sonra da hatırlanacak, bilinecek bir iki kelam kalsa keşke bizden geriye de, ya da bir iki melodi. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder