2 Mart 2014 Pazar

INNES WELBOURNE

Söyleşi Günlüğü’nün yeni konuğu Innes Welbourne de benim gibi bir blogger. Kendisinden, ekibimdeki bir arkadaşım sayesinde haberdar olduktan sonra blog sayfasına şöyle bir göz atmıştım. Sayfadaki fotoğrafları, renk ve kompozisyonları beğenmemek mümkün değil. Sayfasında gezinip, özellikle Türkiye ve İstanbul hakkındaki paylaşımlarını okudukça onun kim olduğuna dair meraklanıyorsunuz. Paylaşımlarından anladığımız kadarıyla Innes, Türkiye’de yaşayan bir Kanadalı, eski bir reklamcı ve Sofia adında tatlı mı tatlı küçük bir kızın babası. Yaptığı işleri, bir yabancı olarak Türkiye’ye bakışını, blog sayfasının adına ilham olan kızını, kısacası blogunu gezerken merak ettiklerimi sordum kendisine. O da kırmayıp yanıtladı ve ortaya bu keyifli söyleşi çıktı.
 
 
Ellyf: Türkiye’ye gelişinin hikayesini merak ettim, anlatır mısın biraz?
Innes: Türkiye’ye ilk olarak 2002’de geldim fakat taşınmaya 2004’te karar verdim. Gelmeden birkaç yıl öncesinde Calgary, Alberta’da çalışıyordum fakat reklam dünyasından ve para kazanmak için yaşamaktan çok sıkılmıştım.  Burada gerçekten çok canlı bir şeyler hatta bulaşıcı bir enerji vardı.
Ellyf: Türkiye’ye gelmeden önce bu ülke ve Türkler hakkında ne biliyordun? Buraya gelip yaşamaya başladıktan sonra seni şaşırtan bir şey oldu mu?
Innes: Yeteri kadar tarih okumuştum, bazı başlıkları biliyordum fakat kitapta okuduklarınız bir tarafta tecrübe ettikleriniz bir tarafta. Bir yeri, kültürü ya da insanları o çevreye tamamen dahil olmadan gerçek anlamda tanıyamıyorsunuz. Fakat şu anda bile öğrenilecek çok fazla şey, elde edilecek çok fazla tecrübe var kısacası hala birçok şey konusunda karanlıktayım.
Ellyf: Kanada’dan geliyorsun ve Kanada Türkiye’yle özellikle İstanbul’la kıyaslanınca oldukça sakin bir ülke. İstanbul’da yaşamak konusunda ne düşünüyorsun, bu çılgınlığa adapte olmak zor oldu mu?
Innes: Senin çılgınlık olarak tanımlamış olabileceğin şey, benim daha önce enerji olarak kastettiğim şey. İstanbul’daki nüfus genç ve tutku dolu. Buna açık olan biri için bu neredeyse bağımlılık yapıyor.
Ellyf: Başka şehirleri ziyaret etme fırsatın oldu mu? İstanbul’la kıyaslarsan ne gibi farklar var?
Innes: Şimdiye kadar dünyada birçok şehri gezdim ama İstanbul’u, Türkiye ya da dünyadaki herhangi bir yerle kıyaslamak çok zor. Bu kadar çok birbiriyle çelişen güzelliğin birarada olduğu başka bir şehir daha görmedim. Burada hissedilenler sadece Türkiye için değil dünyada ziyaret ettiğim herhangi bir yer için de benzersiz. Kimileri benim yakınımdaki bazı sokakları ne kadar iyi bildiğime şaşırsalar da gerçek şu ki halen bu şehri keşfedebilmiş değilim. Ben burada sadece ikamet ediyorum.
Ellyf: Sen bir Türk kadınıyla evlisin biliyorum bu çok klasik bir soru ancak Türk kadınları hakkında neler söyleyebilirsin?
Innes: Türk kadınları bu ülkenin muhteşem güçlü yönlerinden biri. Buradaki kadınlar tutkulu, sert ve asla hafife alınmaması gereken kadınlar.
Ellyf: myphilosofia.com adında bir blog sayfan var ve Sofia kısmı kızının isminden geliyor. Baba olmak seni nasıl değiştirdi?
Innes: Baba olmak önceliklerinizi değiştiriyor. Daha önce yaptığım pek çok şey baba olduktan sonra daha az önemli hale geldi. Şu anda basit şeylere daha tutkuyla bağlıyım.
Ellyf: Kendini nasıl tanımlıyorsun? Bir tasarımcı, bir fotoğrafçı, bir blogger ya da bir hikaye anlatıcısı?
Innes: Ben kendimi tanımlamamaya çalışacağım çünkü sınıflandırılmak istemiyorum. Denediğim ve yaptığım pek çok ilginç şey var. Tüm bunlara rağmen bir hikaye anlatıcısı olduğumu düşünüyorum yine de kendimi herhangi bir şey ile sınırlandırmak istemiyorum. Profesyonel hayata bir yazar olarak başladım ancak her zaman görsel bir hikaye anlatıcısı olmaya çalışan biri olarak şu anda fotoğraf konusunda tutkuyla doluyum.
Ellyf: Yaratıcılığını neler tetikler? Renkler, şekiller, insanlar, hikayeler?
Innes: Baba olmak kesinlikle yaratıcılığımı tetikleyen unsurlardan biridir. Genel olarak insanlar ve yeni deneyimler de yaratıcılığımı tetikler. Yaratıcılık evrenin gönderdiği bir hediye gibi. Yaratıcılık sadece içten gelen birşey değil aynı zamanda dışarıdan da etkileniyor. Bu yüzdendir ki ben açık olmadıkça akış da olmuyor. Etrafımda dar görüşleriyle yaratıcılığımı engelleyebilecek, her şeye muhalefet eden ve kontrol manyağı insanların bulunmasına tahammül edemeyişim de bundandır.
Ellyf: Blog sayfandaki tanıtımda, kendi projelerini gerçekleştirmek üzere daha önce çalıştığın ve seni sıkan reklamcılığı bıraktığını yazmışsın. Projelerinden bahsedebilir misin biraz? Belki senin vereceğin cevap rutin işlerinden sıkılan pek çok insana kendi projelerini gerçekleştirmek için ilham verir...
Innes: Her sabah metin yazmak için gittiğim ajansta çalışmaya başlamadan önce bile günde birkaç saatimi bazı romanlar üzerinde çalışarak geçiriyordum.  Türkiye’ye taşınma nedenlerimden biri de bu tür şeyleri keşfetmek için kendime zaman yaratmaktı. Bir romanı kendimi tatmin etmek için bitirdim ama bu daha büyük bir şeyin parçası,  bu seferlik askıya aldığım bir şeyin parçası çünkü roman yazmayı çok kişisel ve çok boyutlu buldum. Ayrıca tüm zamanımı ayırmam gereken bir şeydi ve   eve geldiğimde ondan ayrılamaz hale gelmiştim ki bu küçük bir çocuğa sahip olduğum için çok da adil değil.
Ellyf: Marie Claire vb. dergiler için çeşitli mekanları ziyaret ediyor ve görüşlerini yazıyorsun.  İstanbul’daki favori mekanın neresi?
Innes: Favori mekanım sürekli değişmeye devam ediyor. Bu şehirde değişimin oranı rahatsız edici derecede hızlı ve bu benim durumum için de geçerli bir neden.  Benim favori mekanım, rüzgarın ağaçlar içinden geçerken çıkardığı sesi duyabileceğim ve kimsenin bağırarak cep telefonu ile konuşmadığı herhangi bir yer olmaya başladı giderek. Soruna dönecek olursam- bir süre daha dolaşmam gerekecek.
Ellyf: Son sorum politika ile ilgili. Ülkedeki politik gelişmeleri takip ediyor musun? Gezi olaylarını takip ettiğini blogundaki paylaşımlarından biliyorum, neler düşünüyorsun o günlere ve tüm olan bitene ilişkin?
Innes: Bence Gezi olayları dünya üzerindeki daha büyük bir problemin belirtisiydi. Hükümetler insanların ihtiyaçları ve insan haklarına temas etmekten uzaklar. Temiz hava, temiz su, güvenli gıda... Barış, mahremiyet ve ögürlük yerine zulüm ve gücün kötüye kullanımı var. Liderlerin birçoğu ekonomik başarılar konusunda kendilerini kaybedip, insani ve/veya çevresel değerleri göz ardı ederek kendilerini haklı hissediyorlar ve bunu da kendi kişisel şöhretleri için yapıyorlar. Kanada Başbakan’ı bu konuda mükemmel bir örnektir.