24 Ağustos 2014 Pazar

AHMET BEYLER

Son 20 yılda yaşadığımız baş döndüren teknolojik gelişim sayesinde artık hepimiz çok daha rahat ama çok daha mutsuz hayatlara sahibiz. Hem teknolojiden vazgeçemiyor hem de geçmişe özlem duyup, teknolojinin getirdiği karmaşadan bir şekilde sıyrılmaya çalışıyoruz. Ve sanırım bunu yalnızca sanat ve edebiyatla başarabiliyoruz. Çocukluğumuza ait bir romanı yeniden okuyarak, o günlerden kalan bir şarkıyı yeniden dinleyerek ya da eski bir filmi tekrar tekrar izleyerek bugünün koşturmacasında biraz mola veriyoruz. İlişkilerin samimi ve sıcak olduğu, insanların birbirine ihtiyaç duyduğu, sohbet ettiği, hani komşulara akşam otumasına gidilen günlerden bahsediyorum. İşte o günlere özlem duyan bir grup  müzisyen; ‘Ahmet Beyler’ de, yaptıkları müzikle müsaitseniz bir gün size de uğramak istiyor...
 
 
Ellyf: Grubun adı hayli ilginç: “Ahmet Beyler”… Gruptaki herkesin adı Ahmet değil herhalde?

Eren: Hepimiz Ahmet Beyiz... Şaka bir yana Ahmet Bey olmak isimsizliği ifade ediyor. Ahmet çok yaygın bir isim olduğundan kendimize Ahmet Bey derken herhangi biriyiz demiş oluyoruz. Yani gerçek adımızın ne olduğunun önemi yok, herkes gibi biz de herhangi birileriyiz. Bunun yanında “Ahmet Bey” isminin çağrıştırdığı eski zamanlardan bir beyefendi havasını ve duygusunu seviyoruz. Kendimiz de grup dışında da Ahmet Bey olmaya çalışıyoruz. Son olarak “Ahmet Beyler”, eskiden kullanıldığı şekliyle Ahmet Bey ve ailesini veya eşi-dostunu ifade ediyordu. Bu “birliktelik” anlamını da seviyoruz. Hatta “Ahmet Beyler”i sadece grubu ifade etmek için de kullanmıyoruz, biz ve bize katılan herkesi “Ahmet Beyler”e dahil ediyoruz. Kadın erkek herkes Ahmet Beyler ailesinin bir parçası.

Ellyf: Böyle bir isim seçmek riskli gibi geldi bana. İnsanların bu ismi algılaması ve dillerine dolaması zor değil mi?

Cenk: Aslında ismi bir kez duyduklarında herkese çok tanıdık geldiği için hemen akıllarında kalıyor. Ve isim genelde komik de bulunduğundan ilgi çekiyor. (Bkz. “Ahmet Beyler de buradaymış) Sadece “Ahmet Beyler”in bir müzik grubu olup olmadığı tam anlaşılamayabiliyor, bunu da müziğimizi tanıtarak yapmaya çalışıyoruz.

Ellyf: Grup 2011’de kurulmuş, nasıl bir araya geldiniz? Bu oluşumu tetikleyen neydi?

Eren: Tetikleyen, çoğumuzun eski gruplarından aşağı yukarı aynı zamanlarda kopması idi. Yeni arayışlar içindeydik ki Kadıköy sınırları içinde tesadüfen bir araya geldik. Ahmet’le ben 2. Kuşak kuzeniz, Cenk ile İş Güç Rock’n Roll platformundan tanıştık, Altar’la da Beyaz Tuşlar müzik okulundan. “Grup” olayına inancımızı yitirmek üzereyken hadi son bir şans daha vermek için Ahmet Beyler’i kurduk. Pişman değiliz.

Ellyf: Müzik dışında meşgul olduğunuz işler var mı? Müzik sizler için bir hobi mi yoksa hem keyif aldığınız hem de hayatınızı kazandığınız bir iş mi?

Eren: Müzikten hayatımızı kazanamadığımız için başka işlerde çalışıyoruz. Çalıştığımız, banka, dış ticaret firması, araştırma şirketi gibi yerler var.

Hobi özellikle benim tüylerimi diken diken eden bir laf oldu son yıllarda. Hobi dediğimiz şey eğer sizin yaşama amacınız da olabiliyorsa o zaman hobi demenizde sakınca yok. Ama bana daha çok boş zamanlarda yapılan bir şeyler gibi geliyor, ki öyle ise müzik hobimiz değil, kendimizi ifade etme şeklimiz. Hayatı anlama ve yorumlama şeklimiz. İnsanlarla ve her şeyle bütünleşme yöntemimiz.

Ellyf: “Özlem duyduğumuz eski zamanların güzel hislerini tekrar bulmak ve yaşamak istiyoruz.” demişsiniz sitenizdeki tanıtımda. O kadar yaşlı görünmüyorsunuz aslında… Nasıl anlatırsınız o özlem duyulan eski zamanları? Size göre günümüzde neler farklı; hem yaşam hem de müzik adına?

Altar: Çok şey farklı. Evet özlem duyduğumuz zamanlarda henüz doğmamıştık ama o zamanlardan gelenler 50 yıl sonra bugün hala bize umut veriyor, ilham veriyor, bizi heyecanlandırıyor ve her şeyin farklı olmasının mümkün olduğunu bize hatırlatıyor.

Eren: Müzik özelinde konuşacak olursak, eskiden müzisyenler arasında “sanatçı” olanlar ağırlıktaydı, o yüzden yaptıkları işler de ölümsüz, halen dinleniyor ve anlaşılmaya çalışılıyor. Bugün ise müzik bir sanat dalından bir zanaat ya da teknik bir işe dönüşüp, dinleme ve düşündürme işlevi törpülenip eğlence boyutu tek başına müziği tanımlar hale geldiğinden müzik yapanların düşünce adamları, edebiyatçılar, şairler olmaları gerekmiyor, hatta müzisyen olmaları bile gerekmiyor. Bu yüzden bu zamanda yapılan çok az parça sizi duygusal ve zihinsel olarak tatmin edebiliyor. Müzik-en azından popüler müzik- şiirden ve diğer sanat dallarından kopmuş durumda. Müzik şekil ve işlev değiştirmiş durumda. Her işin değişmez kuralları varmış ve bu kurallar da çoktan belirlenmiş gibi bir fikir yayılmaya çalışılıyor. Eskiden 17 dakikalık bir parça müzik listelerine girebiliyorken bugün 4 dakika bile uzun bulunup televizyonlarda gösterilmiyor. Yeni ve özgün olan, samimi olan değil, tahmin edilebilir, kolay algılanabilir ve kolay tüketilebilir olan teşvik ediliyor. Müzikle uğraşanlar cesaretlendirilmiyor, kendilerini ifade etmeleri önemsenmiyor. (Popüler) Müzik bir iletişim şekli olarak değil bir kolay tüketilebilir bir eğlence aracı olarak görülüyor. Müzikte birliktelik ve uyum değil rekabet teşvik ediliyor.

Sadece müzik için değil, hayatımızın her parçası için aynı durumu yaşıyoruz, aynı baskıyı hissediyoruz.

Ahmet: İşin güzel tarafı ise artık internetimiz var. Bu baskın ve baskıcı dünya düzenine alternatif bir dünya internetten kuruluyor, örgütleniyor.

Özlediğimiz zamanları internet sayesinde yavaş yavaş geri getiriyoruz. Sevgi, paylaşım, kendini özgürce ifade edilme kültürü yeniden dünyanın egemen kültürüne dönüşecek. Bunun için uğraşıyoruz.

 
Ellyf: Her şarkı birbirinden farklı… Yaptığınız müzik pek çok akımdan besleniyor sanırım?

Cenk: Evet. Aslında müziği akımlara ayrılmak da zorlama ve gereksiz geliyor bize. Yaptığımız müziğe yaşadığımız coğrafyanın müziği diyoruz, ve kültürün..   Akım bazında söyleyecek olursak içinde rock da var, Balkan müziği de var, Anadolu müziği, İstanbul müziği, Ege müziği, klasik müzik de var... Neyi seviyorsak hepsinden var.. 

Ellyf: Herhangi bir şarkınızı dinletmeden sizi birilerine anlatmak istesem, Türkiye’den ya da dünyadan hangi gruplara yakın olduğunuzu söyleyebilirim?

Altar: Kendimize özgü olmaya çalışıyoruz. Parça parçaya benzer. Tarz tarza benzer. Bize en yakın gruba parçaları dinleyip siz karar verin.

www.souncloud.com/ahmetbeyler

Ellyf: Oyuncu ve şarkıcılara hep sorulur yurtdışına açılacak mısınız diye. Fırsatınız olsa, yaptığınız müzikle uluslar arası başarılar elde edebilir miydiniz? Yoksa sanat evrensel de olsa, yaptığınız müzik itibarıyla sadece bu toprakların insanları mı anlar sizi?

Eren: Müzikte başarı insanların yaptığınız müziği hissetmeleri, sizin duygularınızı paylaşmaları. Müziğinizle birilerini duygulandırabilirseniz, daha da iyisi tüylerini diken diken edebilirseniz bunun ötesinde bir başarı bilmiyoruz. Yaptığımız müzik sadece Türk dinleyicisine yönelik bir müzik değil, zaten kafamızda dinleyicinin milliyeti ile ilgili bir tanım da yok. Müzik müziktir. İnsan insandır. Müziği anlamaktan da çok hissetmek önemli ve müziğimizi herkesin hislerine açıyoruz. Zevk alan, duygulanan milliyetinden, cinsiyetinden bağımsız olarak Ahmet Beyler’dendir.

Ellyf: Malum bir süredir müzik dünyası dijital ortamdaki satışlarla besleniyor. Sizin gibi popüler çizgiden uzak gruplar için daha geniş kitlelere ulaşmak adına bir avantaj mı bu?

Ahmet: Yaptığımız müziği popüler çizgiden çok uzak görmüyoruz. Sadece hissettiğimiz müziği yapmaya çalışıyoruz, popüler olandan uzak durmak gibi bir kaygımız yok.

Cenk: Dijital satışlar ise popüler olsun olmasın tüm gruplar için çok önemli. (Gerçi biz henüz dijital ortamlardan satış yapabilmiş değiliz. Ancak daha da güzeli satış yerine destek usulü yapılan bağışlar. Radioheadin yaptığı gibi parçaların tümüne parasız da sahip olabilirsiniz, gönlünüzden koparsa para da verebilirsiniz.

Altar: Bunun dışında telif konusu ise önemli. Müzik üzerinden para kazanan özellikle tv kanallarının kazandıklarını paylaşmaları gerekiyor.

Ellyf: Müzik adına varmak istediğiniz son nokta nedir? Hedefinize göre şu anda yolun neresindesiniz?

Eren: Müziği bir kariyer rotası olarak görmüyoruz. Tamamen duygusal nedenlerden müziğin içindeyiz. (gerçekten) Asterixteki köyün filozofu, şairi aynı zamanda elindeki liri ile köyün müzisyeni idi ise biz de müziğe böyle bakıyoruz. Büyücünün müzikte daha başarılı olmak gibi bir hedefi yoktu, bizim de yok. Onun insanlara bir şeyler söyleme misyonu vardı, bizim de var.

Ahmet: Yolun neresindesiniz derseniz her zaman başındayız.

Ellyf: Son olarak, çeşitli beste yarışmalarından dereceleriniz var. Sanatta oldum denemez ama hangi ödülü alınca olduk artık biz dersiniz?

Eren: Ödüllerin grubunuzun adını biraz daha fazla duyurmak dışında bir anlamı yok. Ödül kazanmak yerine parçalarımızın anlaşılması ve duygularımızın paylaşılmasını tercih ederiz.  Dediğiniz gibi ne sanatta, ne müzikte ne başka bir alanda “olmak” diye bir şey yok. Yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Hayat dediğin de bu çabadan ibaret.

23 Nisan 2014 Çarşamba

CEM KÖKLÜKAYA

Çocukken tanıdığım ve büyüdüğümüzde “Vay be, ne güzel şeyler yapmış!” dediğim arkadaşlarımla söyleşiyorum fırsat buldukça. Diğer arkadaşlarımla yaptığım söyleşiler gibi bu söyleşi de beni, sorduğum her soruda, yazdığım her cümlede çocukluğuma götürdü. Hani şimdilerde dizisi olan seksenlerde çocuktuk biz. Doksanlarda biraz çocuk, biraz ergen... Teknolojinin hayal dünyasını hırpalamadığı son kuşaktık belki de. Hepimiz çok çalışmalı ve illa ki doktor ya da mühendis olmalıydık. Hayat bize bu kadar düz anlatılmıştı; çok çalışacaksın, başaracaksın ve her şey mükemmel olacak. Kimilerimiz hiç sorgulamadan, mutlu olup olmayacağına aldırmadan bu ütopyanın peşinden koştu, koşuyor. Kimilerimiz ise bu ütopyayı bir kenara bırakıp mutlu olacağı şeyi bulmuş, yapıyor. Yeni konuğum, çocukluk arkadaşım Cem Köklükaya belli ki Cümbüş Cemaat adlı grubuyla müzik yaparken mühendis olmaktan daha mutlu hissediyor. Konserlerinde, grubun solisti olarak Cem’in sahnedeki coşkusu seyirciye de yansıyor. Uzun zamandır görüşmediğim Cem ile bu vesileyle yeniden görüşüp söyleştim. Bu söyleşi, sahnedeki zıpır adamın kim olduğunu merak eden Cümbüş Cemaat severler için geliyor… 

Ellyf: Müzikle ilgilenmeye kaç yaşında başladın? Grubun hem solistisin hem de birkaç enstrüman çalıyorsun, nerede eğitim aldın? 

Cem: Müzikle ilgilenmeye ilkokul ikinci sınıfta başladım. Tabii bu 8 yaşımdaki benim bilinçli bir kararım değildi. Okuldaki mandolin kursuna gitmemin benim için faydalı olacağı düşünüldü. Ben de cumartesi günleri de sabahın köründe uyanıp okula gitmek pahasına bu kursa başladım. O zamandan bu zamana mandolin çalıyorum. Yanı sıra Cümbüş Cemaat konserlerinde Anadolu lavtası da çalmaya çalışıyorum. Şarkı söyleme hikâyesi de yine ilkokul yıllarında başlıyor. 10 yaşındayken okulda kurulan “Türk Sanat Müziği” korosunda bulunmam öğretmenlerce uygun bulunuyor. Bir de solo veriyorlar bana “Aşk Rüyadır Çok Zaman”… Ağırlığının altında iyi ezilmemişim 10 yaşımda. Bu uygun bulunmaya gerekçe sanırım teneffüs zamanlarında arkadaşlarla söylediğimiz şarkılar. Öyle dört başı mamur bir müzik eğitimi almadım. Bir süre bağlama çalma dersleri, geçen yıllarda da bir süre şan dersleri aldım. Hepsi bu. Yapa yapa öğrenmeye çalıştım hep ve birlikte çalıştığım insanlar konusunda da şanslıydım. Çünkü epey demokratik bir şekilde tartışarak öğrenme imkânımız oldu.   

Ellyf: Boğaziçi Üniversitesi’nde hangi bölümde okudun? Mesleğini yapıyor musun yoksa sadece müzik mi var hayatında? 

Cem: Boğaziçi Üniversitesi’nde Elektrik-Elektronik Mühendisliği okudum. Hiç mühendis sıfatıyla bir işte çalışmadım. Ama geçim derdi herkes kadar benim de başımda.
 
Ellyf: Gelelim Cümbüş Cemaat’e… Ne zaman kuruldu?  Nasıl bir araya geldiniz? 

Cem: 2006 yılının şubat ayıydı yanlış hatırlamıyorsam. Zaten dost meclislerinde çalıp söyleyen bir ekip vardı. Sahneye de çıkar mı, çıkar dendi. Şunu kim çalar, bunu çalan tanıdık var mı derken 7 kişiye ve hayal edilen saz çeşitliliğine ulaşılıp provalara başlandı. Çok doğal bir süreç gibi hatırlıyorum. Hedef birkaç parça hazırlayıp okulda bir konser vermekti. Gelen arkadaşlar hemen benimsediler ve bir parçası oldular. Öyle profesyonel tasarlanmış bir proje değildi. Hepimizin zaten sevdiği şarkıları çalıp söylemek derdindeydik. Ama kültürel çeşitliliği yansıtmak da hepimizin önceliğiydi.  

Ellyf: Boğaziçili olmanın bu grubun kurulmasında ne kadar etkisi var peki? Boğaziçi müzik dünyasına pek çok grup çıkarmış bir okul, başka bir okulda okuyor olsaydınız yine böyle bir grup kurulur muydu sence? 

Cem: Sunduğu imkânlar açısından ve grubu kuran bizlerin düşüncelerimizi şekillendirmesi bağlamında Boğaziçi’nin önemine değinebiliriz. Daha önceki müzik grupları ve müzisyenlerin de cesaretlendirici ve güven verici bir etkisi var. İnsana biz de yapabiliriz dedirten bir şekilde. Başka bir ortamda yine olabilirdi elbette ama başka türlü olurdu sanırım. 

Ellyf: Cümbüş Cemaat’in yaptığı müziğin türünü nasıl ifade edebilirsin? Üniversite gençliği daha çok pop rock türünde çalışmalar yaparken sizin daha farklı türde müzik yapmanızın nedeni neydi? 

Cem: En sevdiğim soru bu. Çünkü cevabını bilmiyorum. Büyük ölçüde folklorik bir müzik sanırım. Genelde Anadolu ve onu çevreleyen coğrafyalardan. Hafif nostaljik bir tarafı da var. Bir yeniden üretim diyebiliriz. Bu yeniden üretim müzikal olarak jazz’a yakınsayan bir anlayışla yapılmaya çalışılıyor. Ama müzisyenlerin birikim ve ilgileri doğrultusunda farklı şeyler de deneniyor. Şanda ise benim denediğim teatral, serbest ve kimi zaman sohbete varan bir icra. Böyle bir müzik profesyonel bir seçimle ortaya çıkmadı. Yani biz bu türde müzik yapalım demedik. İçimizden geldiği gibi yapmaya çalıştık. Belki de biraz farklı olalım istemişizdir.  


Ellyf: Facebook sayfanızda, Cümbüş Cemaat’i özetleyebilecek en iyi örnek  bir arkadaşınızın ısrarıyla onun bir arkadaşının düğününe hazırlıksız gitmektir demişsiniz. Biraz açıklar mısın nasıl bir şey bu davetsiz misafirlik? 

Cem: Bu Cümbüş Cemaat’i daha önce dinlememiş ya da sahnede görmemiş birine anlatmak için bir metafor. Bilen biri de o düğünün sahibi olabilir bu durumda. Herkesin başına gelmiştir böyle bir şey. İstemeye istemeye, ısrara dayanamayıp, biraz da aman n’olcak ki diyerek gidersiniz. Sonra ne eğlendik ne eğlendik diye hatırlarsınız o geceyi. Hayatta hep böyle ihtimaller vardır. Biz de ilk defa geliyorsanız büyük ihtimalle böyle hissedeceksiniz demek istedik.  

Ellyf: Bıyığın ve sakalınla özdeşleşmiş durumdasın. Bu yaptığın müzikle ilgili bir imaj mı?
 
Cem: Eskilerin “kılda keramet olsa…” diye bir deyişi var. Hepimiz seviyoruz işte kafamızda çıkan kıllarla oynamayı. Benimki de o hesap, meraktan. Müzikle sakallarımı hiç ilişkilendirmedim. İyi anlaşacaklarını sanmıyorum. Hem zaten o aktörlerin işi. Rol gereği kilo almak, sakal bırakmak, saç kesmek, ne bileyim. Misal arkadaşlarımdan bazıları diyor ki sadece bıyığın varken sahnede daha iyi duruyordu, kimi de saçın kısayken iyiydi diyor. E o zaman gelsin bıyık dursun sahnede ya da sakal neyse, değil mi ama. 

Ellyf: Grup olarak müzik yapmak zordur, egolar çatışır genelde. Sen de solist olarak grupta en çok dikkat çeken isimsin, herhangi bir zorluk yaşıyor musunuz bu anlamda? 

Cem: Yok öyle bir şey yahu. Müzik grup olarak yapılır başka çare var mı? Sazı kucağında bir âşık değilsen yani. Bu kolektif bir süreç, herkesin birbirini kolladığı, birbirinden öğrendiği, birbirini güldürdüğü… Senin zorluk dediğin şeyi biz sürecin gereği olarak görüyoruz sanırım.  

Ellyf: Şarkı söylerken aynı zamanda mimiklerini  de çok iyi kullanıyorsun. Hatta şarkıyı tüm vücudunla söylüyorsun... Oyunculuk yeteneğin de var yani, bu yönde teklif alıyor musun hiç? 

Cem: Bence bu oyunculuk değil oyunbazlık. Sahnede rahat davranabildiğim için sanırım. Teklifi bilmem de bundan dolayı takdir edildiğim oldu. Bir de Kelebeğin Rüyası macerası var tabii, sayılırsa. Şarkı söylemenin yanı sıra bir takdim de yapmıştım bir sahnede. Yılmaz Erdoğan da oyunculuğa ilk adımı attın işte diye takılmıştı.  

Ellyf: Ben de tam bunu soracaktım. Kelebeğin Rüyası maceranızı anlatsana biraz… 


Cem: Her şey bir düğünde başladı. Yılmaz Erdoğan düğünün yapıldığı oteldeydi. Provada rastlantı eseri şarkıyı dinleyip beğendi. Bizi davet etti. Bir hafta sonra kendimizi kocaman bir film setinde bulduk. Kıvanç Tatlıtuğ’u canlı gördüm valla. Çok zayıflamıştı. Biraz abartarak Kıvanç’la karşılıklı oynadık bile diyebilirim.  

Ellyf: Albümünüz yok bildiğim kadarıyla, buna rağmen İstanbul’un bilinen birçok mekânında sıkça konser veriyorsunuz. Reklamınız kulaktan kulağa yapılıyor sanırım? 

Cem: Dilden dile gezen bir efsane Cümbüş Cemaat(!). Albüm yapmaya çalışıyoruz aslında. Belki yakında beceririz. 

Ellyf: Son olarak hem senin kişisel hem de Cümbüş Cemaat olarak hedefinizi sormak isterim. 

Cem: Bir albüm yapsak iyi olacak artık. Böylece daha çok konser verme şansımız, daha çok memleket görme şansımız da olur diye umuyorum. Bu hem benim hem de Cümbüş Cemaat için yeterli bir hedef bence. Daha ne olsun? Müzik çileli ama tatlı bir iş. Yıllar sonra da hatırlanacak, bilinecek bir iki kelam kalsa keşke bizden geriye de, ya da bir iki melodi. 

2 Mart 2014 Pazar

INNES WELBOURNE

Söyleşi Günlüğü’nün yeni konuğu Innes Welbourne de benim gibi bir blogger. Kendisinden, ekibimdeki bir arkadaşım sayesinde haberdar olduktan sonra blog sayfasına şöyle bir göz atmıştım. Sayfadaki fotoğrafları, renk ve kompozisyonları beğenmemek mümkün değil. Sayfasında gezinip, özellikle Türkiye ve İstanbul hakkındaki paylaşımlarını okudukça onun kim olduğuna dair meraklanıyorsunuz. Paylaşımlarından anladığımız kadarıyla Innes, Türkiye’de yaşayan bir Kanadalı, eski bir reklamcı ve Sofia adında tatlı mı tatlı küçük bir kızın babası. Yaptığı işleri, bir yabancı olarak Türkiye’ye bakışını, blog sayfasının adına ilham olan kızını, kısacası blogunu gezerken merak ettiklerimi sordum kendisine. O da kırmayıp yanıtladı ve ortaya bu keyifli söyleşi çıktı.
 
 
Ellyf: Türkiye’ye gelişinin hikayesini merak ettim, anlatır mısın biraz?
Innes: Türkiye’ye ilk olarak 2002’de geldim fakat taşınmaya 2004’te karar verdim. Gelmeden birkaç yıl öncesinde Calgary, Alberta’da çalışıyordum fakat reklam dünyasından ve para kazanmak için yaşamaktan çok sıkılmıştım.  Burada gerçekten çok canlı bir şeyler hatta bulaşıcı bir enerji vardı.
Ellyf: Türkiye’ye gelmeden önce bu ülke ve Türkler hakkında ne biliyordun? Buraya gelip yaşamaya başladıktan sonra seni şaşırtan bir şey oldu mu?
Innes: Yeteri kadar tarih okumuştum, bazı başlıkları biliyordum fakat kitapta okuduklarınız bir tarafta tecrübe ettikleriniz bir tarafta. Bir yeri, kültürü ya da insanları o çevreye tamamen dahil olmadan gerçek anlamda tanıyamıyorsunuz. Fakat şu anda bile öğrenilecek çok fazla şey, elde edilecek çok fazla tecrübe var kısacası hala birçok şey konusunda karanlıktayım.
Ellyf: Kanada’dan geliyorsun ve Kanada Türkiye’yle özellikle İstanbul’la kıyaslanınca oldukça sakin bir ülke. İstanbul’da yaşamak konusunda ne düşünüyorsun, bu çılgınlığa adapte olmak zor oldu mu?
Innes: Senin çılgınlık olarak tanımlamış olabileceğin şey, benim daha önce enerji olarak kastettiğim şey. İstanbul’daki nüfus genç ve tutku dolu. Buna açık olan biri için bu neredeyse bağımlılık yapıyor.
Ellyf: Başka şehirleri ziyaret etme fırsatın oldu mu? İstanbul’la kıyaslarsan ne gibi farklar var?
Innes: Şimdiye kadar dünyada birçok şehri gezdim ama İstanbul’u, Türkiye ya da dünyadaki herhangi bir yerle kıyaslamak çok zor. Bu kadar çok birbiriyle çelişen güzelliğin birarada olduğu başka bir şehir daha görmedim. Burada hissedilenler sadece Türkiye için değil dünyada ziyaret ettiğim herhangi bir yer için de benzersiz. Kimileri benim yakınımdaki bazı sokakları ne kadar iyi bildiğime şaşırsalar da gerçek şu ki halen bu şehri keşfedebilmiş değilim. Ben burada sadece ikamet ediyorum.
Ellyf: Sen bir Türk kadınıyla evlisin biliyorum bu çok klasik bir soru ancak Türk kadınları hakkında neler söyleyebilirsin?
Innes: Türk kadınları bu ülkenin muhteşem güçlü yönlerinden biri. Buradaki kadınlar tutkulu, sert ve asla hafife alınmaması gereken kadınlar.
Ellyf: myphilosofia.com adında bir blog sayfan var ve Sofia kısmı kızının isminden geliyor. Baba olmak seni nasıl değiştirdi?
Innes: Baba olmak önceliklerinizi değiştiriyor. Daha önce yaptığım pek çok şey baba olduktan sonra daha az önemli hale geldi. Şu anda basit şeylere daha tutkuyla bağlıyım.
Ellyf: Kendini nasıl tanımlıyorsun? Bir tasarımcı, bir fotoğrafçı, bir blogger ya da bir hikaye anlatıcısı?
Innes: Ben kendimi tanımlamamaya çalışacağım çünkü sınıflandırılmak istemiyorum. Denediğim ve yaptığım pek çok ilginç şey var. Tüm bunlara rağmen bir hikaye anlatıcısı olduğumu düşünüyorum yine de kendimi herhangi bir şey ile sınırlandırmak istemiyorum. Profesyonel hayata bir yazar olarak başladım ancak her zaman görsel bir hikaye anlatıcısı olmaya çalışan biri olarak şu anda fotoğraf konusunda tutkuyla doluyum.
Ellyf: Yaratıcılığını neler tetikler? Renkler, şekiller, insanlar, hikayeler?
Innes: Baba olmak kesinlikle yaratıcılığımı tetikleyen unsurlardan biridir. Genel olarak insanlar ve yeni deneyimler de yaratıcılığımı tetikler. Yaratıcılık evrenin gönderdiği bir hediye gibi. Yaratıcılık sadece içten gelen birşey değil aynı zamanda dışarıdan da etkileniyor. Bu yüzdendir ki ben açık olmadıkça akış da olmuyor. Etrafımda dar görüşleriyle yaratıcılığımı engelleyebilecek, her şeye muhalefet eden ve kontrol manyağı insanların bulunmasına tahammül edemeyişim de bundandır.
Ellyf: Blog sayfandaki tanıtımda, kendi projelerini gerçekleştirmek üzere daha önce çalıştığın ve seni sıkan reklamcılığı bıraktığını yazmışsın. Projelerinden bahsedebilir misin biraz? Belki senin vereceğin cevap rutin işlerinden sıkılan pek çok insana kendi projelerini gerçekleştirmek için ilham verir...
Innes: Her sabah metin yazmak için gittiğim ajansta çalışmaya başlamadan önce bile günde birkaç saatimi bazı romanlar üzerinde çalışarak geçiriyordum.  Türkiye’ye taşınma nedenlerimden biri de bu tür şeyleri keşfetmek için kendime zaman yaratmaktı. Bir romanı kendimi tatmin etmek için bitirdim ama bu daha büyük bir şeyin parçası,  bu seferlik askıya aldığım bir şeyin parçası çünkü roman yazmayı çok kişisel ve çok boyutlu buldum. Ayrıca tüm zamanımı ayırmam gereken bir şeydi ve   eve geldiğimde ondan ayrılamaz hale gelmiştim ki bu küçük bir çocuğa sahip olduğum için çok da adil değil.
Ellyf: Marie Claire vb. dergiler için çeşitli mekanları ziyaret ediyor ve görüşlerini yazıyorsun.  İstanbul’daki favori mekanın neresi?
Innes: Favori mekanım sürekli değişmeye devam ediyor. Bu şehirde değişimin oranı rahatsız edici derecede hızlı ve bu benim durumum için de geçerli bir neden.  Benim favori mekanım, rüzgarın ağaçlar içinden geçerken çıkardığı sesi duyabileceğim ve kimsenin bağırarak cep telefonu ile konuşmadığı herhangi bir yer olmaya başladı giderek. Soruna dönecek olursam- bir süre daha dolaşmam gerekecek.
Ellyf: Son sorum politika ile ilgili. Ülkedeki politik gelişmeleri takip ediyor musun? Gezi olaylarını takip ettiğini blogundaki paylaşımlarından biliyorum, neler düşünüyorsun o günlere ve tüm olan bitene ilişkin?
Innes: Bence Gezi olayları dünya üzerindeki daha büyük bir problemin belirtisiydi. Hükümetler insanların ihtiyaçları ve insan haklarına temas etmekten uzaklar. Temiz hava, temiz su, güvenli gıda... Barış, mahremiyet ve ögürlük yerine zulüm ve gücün kötüye kullanımı var. Liderlerin birçoğu ekonomik başarılar konusunda kendilerini kaybedip, insani ve/veya çevresel değerleri göz ardı ederek kendilerini haklı hissediyorlar ve bunu da kendi kişisel şöhretleri için yapıyorlar. Kanada Başbakan’ı bu konuda mükemmel bir örnektir.