13 Kasım 2013 Çarşamba

HALİL GÖKHAN

Çok sevdiğim bir film var: İncir Reçeli. Filmin hikayesinden çok mekanlarını, insanı kendiyle hesaplaşmaya sürükleyen müziklerini ama en çok da bir repliğini severim. Esas kız, esas oğlanın yazar olduğunu öğrendiğinde şöyle der: “Senin gibi yazabilmeyi çok isterdim. Bence siz yazarların kafası doğuştan güzel. Yani, yazdığınız her şeyi yaşamadığınıza göre... E.T.'nin senaristi, E.T.'yi görmüş olamaz değil mi?” Yazarlar hakkındaki fikirlerimi böylesi güzel özetleyen bu replikten yola çıkarak söyleyebilirim ki, söyleşi yaparken yanıtlarını en çok merak ettiğim kişiler yazarlardır. Zaten blogta yazarlarla yapılmış söyleşilere göz atarsanız siz de göreceksiniz ki, en sıradan sorulara bile en girift ve şaşırtıcı yanıtlar yazarlardan gelir. Yeni konuğum Halil Gökhan’ın romanlarını, özellikle Obtüratör’ü okurken de bir gün kendisiyle söyleşi yaparsak benzer yanıtlar alacağımı tahmin etmiştim. Tabii ki yanılmadım. Buyrun...
 
Ellyf: Aklınızdakileri kağıda aktarırken hangisi öykü hangisi roman olacak en başında karar verir misiniz? Yoksa işi parmaklarınıza mı bırakırsınız?

Halil Gökhan: Siz zaten güzergâhı çizmişsiniz ki çok doğru: Her şey kararla yani beyinle hissetmenin ucu olan parmaklar arasında başlayıp bitiyor. Buna bazen ilham diyoruz ve son zamanlarda yazarların da artık bir müşteri olduğu dünyada yaratıcı yazarlık olarak adlandırılıyor bu: Yazarlar okullara, derslere, atölyelere tıkıştırılıyor; egoları örseleniyor, siliniyor ve yazarlık tek bir edime indirgenmeye çalışılıyor... Hatta bunu anlamak adına ben de bu işleri bir kere yaptım, yani bu savaşa gittim... Ama oturup gördüklerimi yazmadım; ne yapılması gerektiğini anladım. Bunları diğer sorularda cevaplayabilirim sanıyorum.

Otuz yaşıma kadar sadece yazdığımı ondan sonra da ne yazılması ve yapılması gerektiğini düşündüğümü sanıyorum. Yani otuzumdan sonra başka yazarlardan ve yazı ortamından da sorumlu hissettim kendimi. Bunu yapmaya kendimi otuzuma doğru "sorunlu" hissetmekle başladım. Hiçbir şeyi ve hiç kimseyi beğenmiyorsunuz; üstelik bu sizi, çok rahatsız eden beğenmeme sorununa deva olarak kendinizi görürseniz hapı da yutuyorsunuz hemen; ki grip gibi çok çabuk yakalandığımız bir virüs bu. Kişinin kendini çok beğenmesi hep ve tek beğenmesi bir süre sonra aynayı ele geçirmesiyle mümkün oluyor. O, ayna olduğunu bilmiyor, aynadaki olduğunu sanıyor hâlâ. Aynayı ele geçirmiş, o görüntüyü değiştirmiş ve bir de üzerine onun kendisi olduğunu düşünüyor; değiştirdiğini hatırlamıyor bile. Hatta şimdi bu cümleleri söylerken bütün bu olguya bir latince kavram, bir referans, aforizma, yazar veya bilim adamı adı arayan beynimi susturuyorum. Belli ki o da o virüsü kapmış, ama iyileştirebiliyor hemen kendini: Evet, hep andığımız ve kimliğimize bulaştırdığımız kavramlar, referanslar ve hayranlıklar, o ayna haline geldiğimizi, bir tek kendimizi beğendiğimizi unutmamıza yarayan işaretler... Böylelikle o kişi, bu kitap, şu kavram ya da akım üzerinden gizleyebiliyorsunuz ki benim yazarlığın 3 içgüsüdel unsuru dediğim, yazar olmanın temel anahtarlarını özetliyor bu durum: Tevazu, mesafe ve gizem. Şu gizem hep en son aklıma gelir ve genelde hatırlayamam... Şimdi oturup bu üç unsuru ezberlemeye çalışanların olduğuna adım gibi eminim. Buradan görüyorum hepsini...:)

Ellyf: Yazarken herhangi bir kaygı taşır mısınız? Çok okunmak, çok tanınmak, çok beğenilmek ya da mesaj vermek vs. gibi?

Halil Gökhan: Hâlâ beyin ile parmak uçları arasında kaldığımıza göre, o alanın korkunun egemenliğinde olduğunu hemen söyleyebilirim. İnsanoğlu uygarlaşıp ne yapmak istedi sizce? Yani alet kullanmayı, söz vermeyi ve yalan söylemeyi icat etmek zorundaydı uygarlığı seçtikten sonra. Sonra söz verip aslında yalan söyledikleri insanlar üzerinde aletlerini kullanınca insanın en gizemli keşfi olan "savaş" ortaya çıktı. Uygarlık doğa karşısında verilmiş bir seçim. Bu seçim, basit ve temel ihtiyaçlar için kullanılsaydı sanat hiç var olmayacaktı. Yani o zaman şehirler kurmayacaktık. Deniz ve ırmak kıyılarına hiç inmeyecektik. Sanırım hep dağlık yerlerde yaşar olurduk ve bir şövaleyi koyabileceğimiz düz bir yer bulamayınca dolayısıyla sanat da olamayacaktı...:) Ama olmadı ve su kenarlarına indik, suya bakıp kendimizi görünce de beyine yeni formatını attık: Narsisizm 1.0. Bütün bunları yazdığım için tanınmayı beğenilmeyi istemediğimi sakın düşünmeyin. Ben sadece bu hastalığın tamamen benimle ilgisinin olmadığını söylemeye çalışıyorum. Ancak bunların farkına varınca bu arzularla baş etmeyi, onları dizginlemeyi başarabiliyorum. Kendimi hiç okumadığım, tanımadığım ve beğenmediğim halde bütün bunları gerçekten istediğim konusunda da cidden çok şüpheliyim. Yazarken kendime engel olamamama -öfkeme, hayal kırıklıklarıma, gerçeği söyleme isteklerime ve gerçeği anlamaya çabalamama- hissi dışında da hiçbir şeyin etkisinde olduğumu gözlemlemiş değilim şimdiye kadar.

Ellyf: “Marifet iltifata tabidir.” diye sevdiğim bir atasözü var. Siz de çalışmalarınızla çeşitli ödüller almış birisiniz. Aldığınız ödüllerin yazın hayatınız üzerinde ne gibi etkileri oldu?

Halil Gökhan: Hiçbir birinciliğim olmadı hayatımda. Birincilikler de sanırım aldıktan sonra "ya seneye başkası da bu ödülü alırsa" gibi bir korkunun baş göstermesi gereken zafer anlarıdır veya ben erişemediğim için mundar geliyordur emin değilim...:) Aslında siz ne yaptığınızı iyi biliyorsunuzdur mutlaka. Ödüller de bunu ne kadar iyi yaptığınız konusunda size bilgi verebilir. Tanıtım ve medya kıtlığı zamanlarında ödüller belki de birinci dereceden iyi araçlardı... Yoksa çok eser ve eser sahibinin olmadığı zamanlarda ödüllerin çok etkin, çok eserin olduğu zamanlarda da etkisiz olması düşüncesini nasıl açıklayabiliriz ki?

Ellyf: Kitaplarınıza göz atarken hem hikayeleriniz hem de kurgunuz nedeniyle sanki kitapların herkes tarafından okunmasını istemiyormuşsunuz, sadece belirli bir kitlenin anlamasını istiyormuşsunuz hissine kapıldım. Var mı böyle bir şey? Hedef kitleniz kimlerden oluşuyor mesela?

Halil Gökhan: Kronoloji terimini bu gibi konularda kullanmayı çok severim. Ama son yıllarda daha çok makronoloji, mikronoloji gibi ayrımlara daha çok inanmaya başladım. Eskiden buna taşra/metropol ayrımı da denirdi. Ve şimdi neresi taşra neresi metropol çok karıştığı için de yine kronoloji diyeceğimi sanıyorum açıklamak için... Sanırım sanatçının o esinlenme ânı, ki çok uzun bir an'dır bu; kendi içinde kronolojik yer tespiti bilgilerini de içeriyor. O yer ki neyi nasıl ne zaman vereceğiniz konusunda sizi çok iyi yönlendirebiliyor. Buna ilk önce kendi tipinizle başlıyorsunuz. Yani 'ben nasıl bir tipim ne yapacağım ne yapsam iyi olur bu tipe uygun olarak'larla başlayıp devam eden sorgulamalar... El feneri mi idare lambası mı deniz feneri yoksa güneş mi... O zaman sanırım aydınlatma imkânlarınızı da siz belirliyorsunuz. Yerine göre el feneri karanlık bir odada sizi güneş ışığına ulaştıracak pencerenin yerini bulmanıza da yarayabilir ya da idare lambasını devirirsiniz ve evde, işte okulda yangın çıkar ve sevmediklerinizden kurtulursunuz. O tiple her şey söyleniyorsa neden her şey yapılmasın? :) Ben elimdeki ışık cihazını açıyorum ve sonrası o ışığı görüp alanların, görmeyip karanlıkta kalanların ya da karanlıktan dünyanın en güzel aydınlığını yaratanların işi... Yani meçhul okuyucuların.

Ellyf: Obtüratör adlı romanınızın baş karakteri bir sabah uyandığında kadınları göremediğini fark ediyor. Siz böyle bir durumla karşı karşıya kalsaydınız bunu bir ödül olarak mı değerlendirirdiniz yoksa bir ceza olarak mı?

Halil Gökhan: Obtüratör'ü bitirdiğimde bunun bir roman dizisi olduğunu ve ilk yerine son kitabı yazmış olduğum hissine kapıldım. Bunu bir ceza olarak değerlendirirsek o romanı yazmaya başlamam neydi o halde?.. Bence cezalar, ödülleri iyi kullanamayanlara verilmeli. Ödül alanların, ödüllülerin bir görev ve sorumluluk olduğunu hatırlamalıyız her zaman. Nedensiz gibi görülen ödüllerde bile bir senaryo gizlidir. O ışığı iyi taşıyamaz ve her yeri yakarsanız cezanız kesilmeli. Obtüratör de bunu böyle yapmayanların cezalandırıldığı bir dünyada geçiyor. Sanırım ben öyle bir dünyada yaşıyorum. Kadınları hangimiz iyi tanıyoruz? Nasıl tanıyabiliriz ki?  Dünya eğer bir cehennemse bunun erkekler için olduğu kesin. Bir koşulla: Erkekler bunun farkında mı? Egemenlik oyunlarının bu cezayı unutma yöntemleri olduğunu düşünüyorum. Buradan bakarsak biyolojik cinsiyetim erkekse de ben kültürel cinsiyetin yani sanatçılığın konuşulması ve o söylemin de var olması gerektiğini görüyorum. Varsa ve verilecekse savaşların bu kültürel cinsiyetlerde olması gerektiğini savunuyorum. Erkek ve kadın biyolojisinde köken arayan her türlü kolaycılığa karşıyım ve söz sanatını kötüye kullanan siyaset, hukuk, reklam vb. bütün kimliklerin bu eylemlerine karşı sanatın en büyük ceza olduğunu da biliyorum: Yoksa bu kadar banka, parti, şirket ya da kurum sanatı satın almaya çalışmazlardı. Onlar sanatı aldıklarını düşünürken aslında sanatçıları kiraladıklarını bilmiyorlar.

Ellyf: Yayıncılık ve editörlük yönünüz de var. Öykü ve şiir antolojileri hazırlıyorsunuz. Bu yayınlarla amaçlanan nedir? Ne kadar edebi, ne kadar ticari bir bakış var işin geri planında?

Halil Gökhan: 30 yaşımda şuna karar vermem gerekiyordu: Ya bana verilmiş olan bu yetenekleri "aman ne de güzel adam olacağım ben" diyerek kendime saklamak ve işin tadını  kaçırmak -tabii diğerlerinin de; ya da 'otuzuma geldim daha adam olamadım' diyerek bununla hesaplaşmak... Bir de neler yazacağım ne kadar yazabileceğim muhasebesi vardı. Her kuşak bunu hisseder mi bilmiyorum, ama o meşhur "bizden sonra" benmerkecilliğiyle söyleyecek olursam usta-çırak ilişkisi kırıldı. Hatta bizde kırıldı, belki de biz kırdık. Batı uzun zamandır bu ilişkiyi akımlarla, manifestolarla yürütürken bizse ustadan daha çok şey bekler olduk. Bu da ustaları bitiren şeydi bence. Üstelik ustaları hapishanede olan ustaların çıraklarıysanız işiniz daha da feci ve çırakların hapiste ustaların da kayıp, korkmuş oldukları dönemleri hatırlayacak olursak zorluklarımız daha iyi anlaşılacaktır sanıyorum... Belki de tüm bunlar bizi kitap editörü, yayıncısı da yapan şeylerdir. Belki hâlâ ustasızlığın yasındayızdır. İneceğimiz durağı bile soracak kimse bulamazken, nereyi gittiğimizi bile unutmuşken, trende olmak yerine tren oldunuz mu hiç? Kitaplar yazarken kendini kitaplarda bulanları mı istersiniz ya da kitaplar yazacakken kitaplara konu olanları mı? Kendi hesabıma şaşkınım: Daha bir 25 sene gider diyordum böyle; sorularınızdan devamlı kaçıyormuşum gibi geliyor bana, ama kendimi yalnız terkedilmiş hissediyorum böyle sorular karşısında...

Ellyf: Altay Öktem ile birlikte hazırladığınız Kara Şiir Antolojisi’nden bahsetmek isterim biraz. Kitabın önsözünden anladığım kadarıyla sizleri çok heyecanlandıran bir projeymiş. Kimlerin şiirleri var bu kitapta, edebiyat dünyasına ne gibi bir katkısı olacak Kara Şiir Antolojisi’nin?

Halil Gökhan: "Hiç bana o projeden bahsetmeyin, gözüm görmesin onu; hele o Altay (Halil) var ya..." deseydik eminim o antolojinin hakkını daha çok verirdik Altay'la.. Yazık ki öyle olmadı (burada HG gülümser)... Başına "kara" gelen hemen hemen bütün sanat disiplinleri ve diğer kavramlarda gerçekte şu yazılıdır: "Benden sonra gelen o kelime adına eser yapanların beyazlarına dikkat et yoksa çok çekersin!" Beyaz yazarlardan, beyaz şiirden, beyaz sanattan bahsediyorum. Beyazlığın üzerinde ne yaparsanız çirkin görünür. Bir tek kendisiyle iyi görünendir beyaz. Yalıtılmıştır, geçişsizdir ve bütün renkleri soğurur, dışlar. Siyah kötüyse de beyaz daha da kötüdür. Yani yıkanmış, filtre edilmiş; rafine, pastörize ve dezenfektedir. Zararsız ve yararsızdır. Kendisi için vardır. Beyaz yazarlarımızı, sanatçılarımızı, ortamlarımızı bilmem ismen saymama gerek var mı? Bu tanımları söylemesem de yerine isimleri söylesem "onlar kötüdür" desem hepsi kalkıp bana neden diyecekti ve ben soruların önceden bilinerek cevapların saptırıldığı bu devirde bu yöntemle doğrudan cevapları veriyorum. Hepinize 100 afferin... Şu da var: Onların kitap olarak yazdıkları mektuplarda sadece kendi adları var alıcı hanesinde. Gönderen'se mevk-i libido olarak mevcut. Nokta. Bunları çok konuşanın da onlardan olduğu sınıra yaklaşmış bulunuyorum susayım en iyisi... Kara Şiir Antolojisi'ni de bu çerçevede, şiirin bugün ne olmadığını söyleyen tek şey olduğunu söylemek istiyorum son olarak.

Ellyf: Bir yayıncı olarak hangi kitabın ne kadar ilgi göreceğini piyasaya çıkmadan tahmin edebiliyor musunuz? Satılmasa da basılmalı dediğiniz çalışmalar oluyor mu?

Halil Gökhan: Avcılar, av varsa diye ava gitmezler; onlar sadece avlanmaya giderler... Yazar ve yayıncının, kimlikleri, sınırları her ne kadar birbirine karışsa da, ki son zamanlarda bunun yeni başlayan bir diyalog olduğunu söylemek istiyorum; birbirleriyle alıp verecekleri çok şey var her zaman için. Hele ki derin sözlerin yüzeyde boğulduğu son iletişimli sosyalli medyalı yıllarda... Yayıncı da yazar da, bin okur kapılarına gelip "şunu yaz alacağız" deseler de onu yazmayacak kişiler olmaları gerekir. Bu bir sınav değil, bir yöntem... Çünkü onu yazsan da o bin okur sen onun dediğini yazdın diye yarın seni okumayabilir. Okurla ya da avla sözleşme olmaz. O yüzden sadece ava değil avlanmaya gitmek gerekir; sen ava gidersen av bunu duyar asıl o zaman kaçar. Avlanmak istemeyeni avlayamazsın. Tabii bu av meselesi metaforik. Başına "t" koyarak da durumu anlamayı deneyebiliriz... Önceki sorudan da hareketle hani bir usta çıksa dese ki "sen yaz evlat, sen yazdıkça okunursun; başka da bir yol yoktur; sadece yaz," elini öpsem de hani nerde o usta... Ve okurdan hiç usta olur mu okur sözleri dinlenir mi hiç? Sanmıyorum...
Diğer taraftan sorunun mesleki yönlerini, halka açık bir mecrada yayın yaptığımız için söyleyemiyorum... Bunların yayınladığımız kitaplardan görmek, anlamak ve yeni bileşimlere ulaşmak daha doğal ve saygın geliyor bana...

Ellyf: Birkaç yıldır kitapların hatta edebiyatçıların reklamı yapılır oldu. Hem bir edebiyatçı hem bir yayıncı olarak ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Halil Gökhan: 1980'lerde bu soruyu sorsaydınız şiddetli bir onay cevabı alır ve volümü de yükseltilmiş bulurdunuz elbette. Bugün reklamdan kimsenin gocunduğunu düşünmüyorum hatta reklamın kötüsüne talep daha fazla adeta... Bu konuda "müşteri iletişim"cilerinin söyleyeceği çok şey olabilir, fakat onlar bizim ölü ruh dediğimiz yapılmış bitmiş, satışa hep hazır, hep aynı olan ürün için geçerli... Çıkan bir kitap, geleceğe dair şeyler söyler, insanın yaptıklarına, olduklarına bakarak. Şiirin neden öyle söz sanatlı, çok değişken, akademiklerin tabiri ile "metatextuel" olduğunu sanıyorsunuz? Çünkü o ritim ve tınıda, o melodi ve armonide geleceği sadece bilme değil, geleceği oluşturma tekniği de yatar. Günlük dille ve bilgiyle geleceği göremezsiniz. Bunun için kimi zaman şiir yazmalısınız, roman yazmalısınız, deneme yazmalısınız. Bir şeyi okuyarak öğrenebilirsiniz; yazarak daha fazlasını öğrenmeniz mümkündür... Yazdığınızda bilmenin geleceğe dair kaynaklarına ulaşırsınız. O sebepten ürün değil eser dememiz gerekmektedir. Bitmemiş, bitmiş ya da henüz yapılmamış: Eser.

Ellyf: Son sorum kitaplarınızın arasında en çok dikkatimi çeken “Nasıl Yazıyorlar?” ile ilgili. Kitapta  40 yazar ile yapılmış söyleşiler var. Bir yazar olarak başka yazarların çalışma odalarına girmek nasıl bir deneyimdi?

Halil Gökhan: Ben o kitabı, yeni yazarların ustaların çalışma odalarına, kafalarının hayatlarının ve dolayısıyla kendi hayatlarına girmeyi öğrenmeleri amacıyla yapmıştım. Kitabı hazırlamaya başlamam, resmi olarak yayıncılık işine girmemden çok önceye denk düşer. O dönemde iyi saydığım yayıncılarla bu projeyi gerçekleştirmek üzere yola çıkmıştım; elbette onlardan ilgi görmedim, çünkü kendi kataloglarını koruma, hoş tutma ödevleri de vardı ve elbette bağımsız yazar devri çoktan geçmişti... Ben de bağımlı olmayı öğrenememiştim ve kendi işime yazarlarıma, fikirlerime bağımlı olmayı istediğimi anladıktan sonra Kafekültür Yayıncılık'ı kurdum (www.kafekitap.com). Kafekültür bir üst başlık... Bu başlığın altında yazar hakları, kitap yayıncılığı, dergicilik, web kültür yayıncılığı ve Türkiye Yazarlar Akademisi projemde  dahil olmak üzere toplamda beş temel çalışma düzeni bulunuyor. Bunu bu kadar "yaymamın" sebebi yapılacak çok şeyin, ama imkânlarınsa çok sınırlı olduğu bir dönemimde bulunmamdan kaynaklanıyor. İmkânlardan daha fazla medet ummayı bıraktığım için de çok şey yapmanın bana güç vereceğini hissetmiş olmalıyım... Bugün keşiflerini kanıtladığımız iyi şeyler geçmişte tamamen birer hayaldi. Ve şunu gördüm hayatımda: Yapılan her iyi şeyi en başta adamakıllı hayal etmiş olman gerekir. Onun yapılmasını istemeden daha, yapılacağını bilmeden... Bir de yaptığımız işlerin sadece iyi olmaları geçmişte olduğu gibi güçlü olmaları, ilerlemeleri ve kalıcı olmaları için yetmiyor. Bunun nedeni bugün hedeflerimizin, amaçlarımızın daha büyük olması... Bu sebeple, birçok yönden çalışmalarımızı desteklememiz, test etmemiz, onların kalıcılığı için daha çok düşünmemiz ve çalışmamız gerekiyor. Bir kitap sadece bir kitap değil artık... Hiç kimse en az 3-4 medyada duymadığı görmediği şeye inanmaz, anlamaz oldu... Bunun nedeni seçeneklerin çoğalması ve olasılık optimizasyonu değil; tam tersine yalanların, kötülüklerin daha çok örgütlenmesi; daha fazla medyada yer etmek istemeleri ve onları ele geçirmeleri... Bu medyalardan birisi de kitap artık... Kafekültür ile daha çok hayalde kalan şeyler olması ve geleceğin asla bitmemesi için çalışmayı alışkanlık haline getirmeyi düşünüyorum kendi adıma, en azından... Bunu kurumlaştırmamın sebebi giderek daha çok etkenin denetimine ihtiyaç duymam. Önceleri 2-3 ayda bir yön ayarlaması yapar, hayatta yaptıklarımdan sapmalarımı düzeltirdim; şimdi ise bunu günlük hatta saatlik yapıyorum; zira daha çok konu, kişi ve söz'den sorumluyum... Çok seviyorum bu işi...:)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder