30 Ağustos 2013 Cuma

UĞUR ARSLAN


Çok yönlü insanları severim, hayata daha geniş bir pencereden baktıklarına inanırım. Yeni konuğum ünlü televizyoncu Uğur Arslan da, zaman zaman onu takip edenlerin kafasını karıştıracak kadar çok yönlü biri. Teknik eğitim almış ancak sonrasında bununla yetinmeyip yönetmenliğe merak salmış. Biz ise kendisini sunucu olarak tanıdık. Sonrasında şair, oyuncu, yazar hatta şarkıcı... Son yıllarda ise Uğur Arslan adı sunuculuğunu yaptığı Su Gibi adlı evlilik programı ile özdeşleşmiş durumda. Kimileri evlilik programlarını çok ciddiye alsa da ben daha çok  eğlenceli bulmuşumdur. Hiç izlememiş olanlar çok şey kaybetmiş demektir benden söylemesi. Bu yıl ekrana veda eden evlilik programını konuşmak için kendisiyle zaten söyleşmek isiyordum ancak bir de üstüne aşkın kanununu yeniden yazan bir kitap çıkarınca söyleşmek farz oldu. Hoş, kendisinin yoğun programı nedeniyle de oldukça zor oldu. Neyse, ne demişler; zor yoktur, imkansız biraz zamanımı alır. Buyrunuz…


Ellyf: Makina bölümünden mezun olmuşsunuz, ardından hayalinizdeki mesleği yapmak üzere radyo sunuculuğunu denemişsiniz. Sonrasında yolunuz Kanal 7 ile nasıl kesişti?

Uğur: Televizyonla ilgili bir dizi projelerim vardı. Bunları hayata geçirmek ve severek yaptığım işi onun sahibi olan izleyicilere ulaştırmak hedefindeydim her zaman. Dolayısıyla kurumlarla da projeler ve hedefler segmentinde buluşarak yol aldık.

Ellyf: New York Film Akademisi’nde de yönetmenlik eğitimi almışsınız. Biz sizi daha çok yapımcı ve sunucu olarak tanıyoruz, önümüzdeki dönemde yönetmenlik adına işler yapmayı düşünüyor musunuz?

Uğur: Ben çok uzun zamandır dizi ve sinema alanında projeler üzerinde çalışmaya devam ediyorum. Senaryoları yazılan dizi ve filmlerle ilgili aylardır ekibimle mesai yapıyoruz. Onlara göre bizim şimdiye kadar çoktan dizi ve sinemada yol kat etmiş olmamız gerekiyor ancak benim kendimi tam anlamıyla hazır hissetmek ve doğru zamanda doğru işin içinde yer almak tavrım, zamanı da daha bonkörce kullanmama neden oluyor. Heyecanla ve aceleyle işlere kalkışmayı sevmiyorum. Heyecan benim için tipik bir panik halidir. Panik insanın kolay hata yapmasına ve kolay yanılmasına neden olabilir. Temkinli ve güvenli adımlarla yürümeyi daha çok tercih ediyorum,  tabii bu benim daha uzun zamanlarıma mal olsa da. Oyunculuk ve eğitimini aldığım yönetmenlik de benim üzerinde temkinli adımlar attığım ancak hayata  geçirmeyi çok istediğim işlerim… Şu sıralar senaryoları yazılan dizi ve filmleri sanırım bu yıl daha iyi değerlendirmeye başlayacağız. Benim için de, izleyiciler için de sanırım sürprizli bir yıl geçireceğiz.  

Ellyf: Şiir kitaplarınız var hatta şiir albümü de yaptınız. Şiirin hayatınızdaki yeri nedir?

Uğur: Benim hayatımda edebiyatın çok özel ve güçlü bir yeri vardır. Romanda, şiirde, mektupta, not kağıtlarında ya da defterlerde yazarak var olmak ve anlam bulmak, internetin sosyal aleminde kelimelerle anlamsızlaşmaktan çok daha kıymetli benim için. Ben de sosyal alemin nimetlerinden faydalananlardanım tabii ki fakat orada kendimi suya yazar gibi hissediyorum. Silinip unutulmak üzere konuştuğumu düşünüyorum hep. Bu yüzden internette yazarken kelimelerimle sürekli vedalaşırken, kağıtlara yazdıklarımla selamlaşırım. “Yazmak” bende değer bulmak ve bu değeri okuyucuyla paylaşarak ona transfer etmektir. Benim bu alışverişten vazgeçmem mümkün değil.

Ellyf: 2008’den beri Su Gibi adlı evlilik programını sunuyorsunuz. Program bu yıl ekrana veda etti, bundan sonra ne gibi projeleriniz olacak?

Uğur: Bu yıl da televizyon programı yapmak fikri var tabii ki projelerim arasında. Ancak dediğim gibi bu konuda oldukça hassasım. Üzerine düşündüğüm bir iki tane televizyon programı projem var. Nitelikli ve başarılı olacağına ikna olduğum an beni zaten erkanlarda görürsünüz. Programın yanı sıra dizi ve film de yapmak istiyorum bu yıl. Yapımcı, oyuncu ve yönetmen olarak hayata geçirmeyi planladığım, izleyicinin de şaşıracağı ancak keyifli ve eğlenceli bulacağını umduğum işlerimi onlarla buluşturmak ve reaksiyonlarını görmek istiyorum. Uzun zamandır yazdığım kitabımı tamamladım. Kalemim her zaman olduğu gibi bu yıl da yine elimde ve gönlümde olacak. Okuyucunun beklentilerinin üstünde, sürpriz içerikli ve dünyanın pek çok ülkesinde farklı dillere çevrilerek basılacak olan bir kitabım da geliyor yakında. Bereketli, yoğun ve başarılı bir dönem başlıyor yine bizim için.

Ellyf: Evlilik programlarına katılan insanların ne kadar gerçek karakterler olduğu konusunda soru işaretleri var çoğu kişinin kafasında. Programda yaşananlar ne kadar gerçek? Sadece ekranda görünmek, kendince ünlü olmak için katılan insanlar var mı?

Uğur: Bu içerikteki diğer programları bilemem ama en azından kendi yaptığım evlilik programı için tamamen gerçek diyebilirim. Stüdyoya, ajanslardan insanları toplayıp orada tiyatro oynamadık. İzleyici ne gördüyse biz de o an onu gördük ve tecrübe ettik. Her şeyi izleyiciyle birlikte izledik biz de. Kafasında soru işaretleri olanların mutlaka tespit ettikleri durumlar vardır bu içerikteki programlarla ilgili, belki haklı da olabilirler bilemiyorum. Sadece kendi yaptığım işle ilgili konuşabilirim. Benim işimde kurgu yoktu. Ekrana farklı niyetlerle çıkan insanlar tabii ki olabilir. Kimsenin amacının ne olduğunu gözünün içine bakıp okuyamazsınız ancak bütün iyi ya da kötü niyetler kendilerini gayet hızlı gösterirler. Bunu programcı da izleyici de bir süre sonra fark edip o kişinin bu suistimali yapmasına izin vermez.   

Ellyf: “Benzemez Kimse Sana” programında kılıktan kılığa girdiniz ve hem sesiniz hem de taklit performansınız çok beğenildi. Programa katılmak sizin profilinizde ve duruşunuzda biri için riskli değil miydi?

Uğur: Başaramayacağımı bildiğim halde bu programda yer almak için ısrar etseydim eğer çok büyük bir risk almış olurdum haklısınız. Ben yapabileceğimi, üstelik bunun için çok çalıştığım takdirde elimden gelenin en iyisini ortaya koyabileceğimi biliyordum zaten. Kendime, oyunculuğuma, birikimime ve en önemlisi beni seven insanların gücüne çok güveniyordum. İşimde son derece temkinli, ağır adımlı, sorgulayıcı ve seçici biri olduğum halde gözlerimi kapayıp kuyuya atmadım kendimi. O program benim bilinçli tercihimdi. Madem teklif aldım o halde kabul edeyim de hayatıma renk gelsin diyerek bulunmadım orada. Sesimin, oyunculuğumun, taklit yeteneğimin ve sınırlarımın çok farkındaydım. Henüz kimselere göstermediğim ve paylaşma imkanı bulamadığım cebimdeki sürprizleri küçücük de olsa sunmak istedim o kadar. Benim için de iyi bir antreman oldu.

Ellyf: Programda hiç kadın bir sanatçıyı taklit etmediniz. Bu bilinçli bir tercih miydi yoksa öyle mi denk geldi?

Uğur: Taklidini yapacağımız isimleri biz belirlemiyorduk orada kura çekiliyordu ve kim denk gelirse o hafta ona çalışıyorduk. Dolayısıyla bana kadın karakter denk gelmedi. Eğer kadın bir sanatçıyı canlandırmam söz konusu olsaydı  programı terk etmeye kalkmazdım tabii ki, doğal olarak orada bulunan herkes gibi ben de paşa paşa çalışıp en iyisini ortaya koymak için elimden geleni yapacaktım. Benim canlandıracağım karakterlerle ilgili bir kompleksim yok. Başkalarının varsa bu onlar için bir sorun teşkil edebilir ancak. Orada olmayı seçtiysem, o işi yapmaya ikna olduysam hakkını vermeye de razıyım demektir.

Ellyf: Deniz Feneri programı ile sahip olduğunuz izleyici kitlesi, evlilik programı ve Benzemez Kimse Sana gibi programlarda sizi görünce nasıl tepki verdi? Ahmet Hakan da sizin gibi ilk olarak Kanal 7’de adını duyurmuştu sonrasında izlediği çizgi nedeniyle çok eleştirildi. Siz de benzer eleştiriler aldınız mı?

Uğur: Bu bahsettiğiniz çizgileri kim koyuyor ben bilmiyorum böyle çizgiler gerçekten var mı inanın ben onun da farkında değilim. Kurumlara göre şekil ve çizgi takınarak olmadığım insan gibi davranmak benim üzerime çok oturmayan bir karakter hali. Başkalarının beni görmek ve tanımak istediği şekillere girerek sürekli tavır ve duruş değiştirerek yaşamak bence kendine ve izleyiciye karşı yapabileceğin en büyük saygısızlık… Ben kimseden tepki görmedim. Eleştiri almadım. Zaten ortada tepki gösterecek bir durum da yok. Ben ekran adamıyım. Yaptığım işin şov yönünü göremeyecek, eğlencesini ve kurgusunun farkında olamayacak düzeyde insanlarla çok şükür ki karşılaşmadım henüz.

Ellyf: “Aşkın Kanununu Yazsam Yeniden” adıyla bir kitabınız çıktı piyasaya. Şiir kitaplarından sonra böyle bir kitap yazma fikri nereden geldi aklınıza? Evlilik programının bir getirisi mi?

Uğur: Tabii ki yaklaşık 8 yıldır her yaştan, her ekonomik ve sosyal seviyeden, her coğrafi kültürden, her eğitim düzeyinden sayısız kadın ve erkek ilişkilerine birinci dereceden tanıklık ettim.  Sekiz yıl boyunca işimin bir parçası olarak bu deneyimi kendim için meslek gibi değerlendirdim. Kadın-erkek ilişkileriyle ilgili sayısız malzeme ve veri toplamıştım. Yüzlerce insanın deneyimlerinden, sosyal ve bilimsel araştırmalardan derlenerek oluşturulan bir kitaptır o. Sıradan ilişki tüyolarının verildiği cep kitapları gibi değildir.

Ellyf: Kendinizi aşkın kanununu yeniden yazacak kadar aşk konusunda bilgi ve deneyim sahibi görüyor musunuz?

Uğur: Ben o kitabı yazdım bile zaten. Şuan piyasada. Gayet de güzel bir satış grafiği var. Kitaplar sadece deneyimlerle yazılmazlar. Hiçbir roman ya da hiçbir şiir sadece yazan kişinin tecrübelerinden ibaret değildir. Yazmak duyargalarının açıklığıyla doğru orantılıdır. Ne kadar çok görür, duyar, hisseder, araştırır, peşine düşer, koklar, teneffüs eder, sezer, düşünür, sentezlerseniz o oranda yazı üretmeye de başlarsınız. Bu kitap böylesi bir yolculuktan sonra ortaya çıktı. Herkes sadece kendi aşk hayatındaki deneyimlerini anlattığı kitapları yazsa sizce ortaya nasıl bir çorba çıkardı?  Bence lezzetsiz, kötü ve zehirleyici olurdu.

Ellyf: Muhafazakar bir ailede büyümüşsünüz. Aileniz yaptığınız işler konusunda sizi eleştirir mi?

Uğur: Benim ailem muhafazakar bir ailedir yobaz değil. Sevgi dolu, anlayışlı, merhametli ve gönül kapıları sonsuz açık bir ailem vardır. Hayatımın her döneminde, her kararımda, her adımımda, her yanlışımda, her başarımda, her yere düşüşümde her yerden kalkışımda, her ağladığımda ve her mutluluğumda omzumda ellerini gördüm.

Ellyf: Muhafazakar kesimin beyaz atlı prensi iken evlenmeniz bayan hayranlarınızın sayısında bir değişikliğe neden oldu mu?

Uğur: Evet oldu. Beni daha çok sevdiklerini ve desteklediklerini gördüm. Ben “fan” sahibi bir insan değilim. Öyle kulüpler, sanatçı fan’ları gibi örgütlerim yok. Beni seven, destekleyen, yaptıklarımı değerlendiren, benim de görüşlerine ve varlıklarına kıymet verdiğim “insanlarım” var benim. Fan biriktirmek yerine insan biriktirmeyi tercih ediyorum. 

Ellyf: Çocuklarınızın da ekran önünde bir meslek yapmalarını ister misiniz?

Uğur: Ben çocuklarımın, “çok sevmek” koşuyla kendilerini iyi ve doğru ifade edebildikleri işleri yapmalarını isterim. Çok sevdikleri sürece yaptıkları işte sadece başarılı değil aynı zamanda mutlu da olacaklardır, tıpkı benim yaptığım gibi.

25 Ağustos 2013 Pazar

GÜLŞAH ELİKBANK



Kitap okurken hikayenin sonundan çok kitabın yazarını merak ederim. Nasıl bir hayatı var, iç dünyasında neler oluyor, yazdıkları kendi hayatına dokunuyor mu yoksa tamamen kurgu mu? Bu nedenle yazarlarla söyleşi yapmak, kayıp bir hazineyi keşfetmek kadar keyifli ve şaşırtıcı benim için. Ancak itiraf etmeliyim ki söyleştiğim yazarlar arasında, yanıtlarıyla beni en çok şaşırtan yeni konuğum Gülşah Elikbank oldu. Fotoğraflarından da görüldüğü üzere güler yüzlü, keyifli bir insan Gülşah Elikbank. Pozitif duruşundan olsa gerek, kitaplarının mutluluktan beslendiğini düşünmüştüm oysa o, yazdıklarını geçirdiği kötü günlerde kendini iyileştiren bir ilaç minvalinde tarif ediyor. Anlayacağınız can sıkıntımızı gideren, hayal dünyamızı zenginleştirip bizi mutlu eden romanlar, bu defa bizden çok yazara şifa olmuş durumda. Başarılı yazar aynı zamanda Edebiyat temalı bir otelin de işletmecisi. Gülşah Elikbank ile kitaplarını ve ona yılın işletmecisi ödülünü kazandıran otelini konuştum.


Ellyf: İletişim okumuşsunuz, o alanda çalışmayı neden tercih etmediniz?

Gülşah: Aslında bu bir tercih değildi. Üniversite son sınıfta, para kazanmam gerektiği için, bir otelde resepsiyonist olarak işe başladım. Sonra da otelciliği, turizmi sevdim. Tamamen kendi alanımda çalışmaktansa, turizm alanında iletişim eğitimimin faydalarından yararlanmayı tercih ettim. İşe de yaradı. Ayrıca iş dünyasının dinamiklerini keşfettim. Sevdiğim işi yapmanın değerini de çabuk kavradım. Mutlu olmak için risk almak gerektiğini de o yıllarda öğrendim.

Ellyf: Yazmaya kaç yaşında başladınız? Yazı yazma konusunda sizi teşvik eden neydi?

Gülşah: İlk şiirimi 8 yaşında yazmıştım ama ilerleyen yaşıma kadar yazdıklarım, sadece içe dönük, kendimi ilgilendiren şeylerdi. Üstelik bir edebi değerleri olduğunu da hiç düşünmedim. Annem ve babam ayrıldığında ve yeni bir şehre mecburi bir yerleşme yaşayınca, büyüklerle konuşamadıklarımı yazmaya başladım. Kendimi konuşarak değil, yazarak daha kolay ifade edebiliyorum. Bu biraz da kendi kendimle konuşmam belki de. Bir gün, birilerinin yazdıklarımı okuyup ilgi göstereceğini, hayal dahi etmemiştim. Bu beni çok mutlu ediyor çünkü benim gibi dertleri olan, hayatla boğuşan, içindeki karanlıkla, insan denen canavarla uğraşan birileri daha var, demek ki! Ne kadar çoksak, o kadar umutluyum…

Ellyf: Fantastik kurgu türünde yazan çok kadın yazar yok, bu türde yazmanız insanları şaşırttı mı? Bir kadın olarak bu türe ilgi duymanıza sebep nedir?

Gülşah: Evet, uzun süre üst düzey yöneticilik yapmış bir kadından fantastik bir roman beklemiyordu kimse. Doğrusu bir roman yazmamı beklediklerini bile sanmıyorum. Fakat ben yola fantastik bir roman yazayım diye de çıkmamıştım. Siyah Nefes’in kurgusu onu gerektirdi. Şu da bir gerçek ki, benim gerçeğe bakışım biraz eğridir. Görünenlerin ardındakiler, beni her zaman daha fazla ilgilendirmiştir. Büyüklerin dünyasından yakayı kurtarmanın tek yolu, hayal kurmaktı benim için. Çocukluğumun anneannemin anlattığı masalları dinleyerek geçmiş olması da, hayata farklı bakmamda etkili olmuştur sanıyorum.

Ellyf: İlk romanın bir üçleme olması çok cesurca bir yaklaşım değil mi?

Gülşah: Eğer bir üçleme olmasaydı, 1100 sayfalık bir roman olacaktı. Çünkü karakterlerimden ayrılamamıştım, sayfalar boyunca. Hikaye de bitmemişti. Günebakan Üçlemesi’nde üç ayrı konu belirlemiştim. Geçmişle, kaderle ve en büyük korkularla yüzleşmek… 18 yaşında bir genç kızın hayatla yüzleşmesiydi aslında. Belki de Nil, benim olmak istediğim kişiydi. Fakat üçleme olması, tek seferde 1100 sayfa basmanın güçlüğünden kaynaklıydı, diyebilirim.



Ellyf: Fantastik romanların genelde bir seri olarak yayımlanmasının özel bir nedeni var mı?

Gülşah: Özel bir nedeni olduğunu sanmıyorum ama sonuçta yeni bir dünya yaratıyorsunuz. Tamamen sizin zihninizden süzülen bir evren! Bunu da tek romanda bitirmeye gönlünüz el vermiyor. Ayrıca okurlar da sevdikleri o özel dünyadan hemen kopmak istemiyorlar. Bu, yazarla okuru arasındaki gizli bir anlaşma belki de. Yine de her fantastik roman, seri olacak diye bir şey yok.

Ellyf: Karakterlerinizi oluştururken tanıdığınız isimlerden ve hikayelerden mi yola çıkarsınız yoksa herşey tamamen kurgu mudur?

Gülşah: Beni rahatsız eden, kafamı günlerce kurcalayan bir olaydan yola çıkıyorum genelde. Günebakan Üçlemesi’ni yazmaya başladığımda psikoloğa gidiyordum ve depresyon tedavisi görüyordum. Roman bittiğinde, iyileşmiştim. İlaçları da, psikoloğumu da bıraktım ve şu an çok mutlu, huzurlu bir insanım. Beni yola çıkaran cümle şuydu; “Seni kovalayandan kaçabilirsin ama içinde koşuşturandan kaçamazsın.” Ben de kaçmak yerine, kendi derinlerime indim ve insanı, insan olmayı anlamaya çalıştım. Karakterler fantastik bir dünyada yaşasalar da, yaşadıkları sorunlar, karşılaştıkları engeller hayata dair. Aslında bu bir gönderme yapma sanatı. Bir de inandırıcılığı sağlamak için, güçlü ve gerçekçi karakterler gerekir. Ne kadar hayali, fantastik bir konu anlattığınız değil, onu ne kadar gerçekçi kılabildiğiniz önemli. Bazıları fantastik kurgu nasıl gerçekçi olabilir, diye sorabilir. Bunlar, fantastik roman okumayanlardır!



Ellyf: Okuyucu kitlenizi kimler oluşturuyor, kitaplarınızı hangi kitleyi   hedef alarak yazıyorsunuz?

Gülşah: Bir hedef kitle belirleyerek yazmıyorum. Böyle yazılabileceğini de pek sanmıyorum. Sonuçta romana başlarken, sonunda ortaya nasıl bir roman çıkacağını ben bile bilmiyorum. Böyle bir durumda, hedef kitlesini nasıl tahmin edebilirim? Bunu ancak roman raflara yerleşip okurla buluştuğu zaman anlama şansım oluyor. Fakat web siteme gelen yorumlara ve fuarlarda imzama gelen okurlarıma  bakınca, gençler beni daha çok okuyor, diyebilirim. O nedenle de, gençler kitap okumuyor, diyenlere katılmıyorum.

Ellyf: Kitaplarınız Arapçaya çevriliyormuş, neden Arapça? Başka dillere de çevrilecek mi?

Gülşah: Şu ana kadar yayınlanmış 5 romanım var. Tek gerçekçi romanım, Aşkın Gölgesi. Arapçaya da o çevriliyor zaten. Şaka gibi! Ama bunu Kalem Ajans’a ve Sevgili Nermin Mollaoğlu’na borçluyum. Öyle sıkı çalışıyorlar ki, yakında diğer dillere de çevrileceğinden eminim. 

Ellyf: Fantastik kurgu da olsa romanlarınız aşkla örülmüş, aşk için yapabileceğiniz en büyük fedakarlığı sorsam ne olabilir?

Gülşah: Bu soruya insan ancak başına bir olay gelince yanıt verebilir. Çünkü her fedakarlık, aşka layıktır. Hayatı çekilir kılan tek şey, aşktır. (Neye ya da kime olduğu hiç fark etmeksizin)

Ellyf: Aynı zamanda bir annesiniz, kızınıza kitap okur musunuz?

Gülşah: Evet, kızıma bebekliğinden beri her gün kitap okuyorum. Evde bir odamız tamamen kitaplara ayrılmış durumda zaten. Bebekken ağladığında, onu kolayca susturabildiğim tek oda orasıydı. Ona okuduğum her kitap, bana da çok şey katıyor. Çocuk kitaplarını her yetişkine tavsiye ederim.

Ellyf: JK Rowling Harry Potter’ı çocukları için yazmıştı sizin de son çalışmanızda böyle bir amaç var mı?

Gülşah: İthaki Yayınlarından çıkan son romanım, Medusa’nın Pusulası Yerebatan Sarnıcı’nda geçen bir çocuk romanıydı. Ama bunu kızım için yazdım dersem, eksik söylemiş olurum. Elbette her anne, yazdıklarını bir gün çocuğu okusun ve sevsin ister ama, asıl mesele bu değildi. Ben, Yerebatan Sarnıcı’nı ve Medusa efsanesini anlatmak istiyordum. Çocukluğumun kahramanlarını da en iyi çocukların gözünden yazabilirdim.

Ellyf: Huzurlu bir yaşam için İstanbul’dan İzmir’e yerleşmişsiniz, aranan huzur bulundu mu? :)  İstanbul’un kaosundan bunalanlara böyle bir kaçışı tavsiye eder misiniz?

Gülşah: İnsanın iç huzuru yoksa, nereye kaçarsa kaçsın, değişen bir şey olmaz. Ben o huzura kavuştuğumu düşündüğüm an, aldım o kararı. Eşim de beni destekledi ve hayatımızı tamamen değiştirdik. İstanbul’un bende bıraktığı çok derin yara izleri var. Bu nedenle ona veda etmek, bana iyi geldi.

Ellyf: İzmir’de Otel işletmeciliği yapıyormuşsunuz. Nasıl karar verdiniz bu işe girişmeye?

Gülşah: Daha önce belirttiğim gibi, gözümü açtım bu işe girdim… Eşim de aynı sektördeydi. Uzun yıllar aynı firmada farklı birimlerin yöneticisi olarak çalıştık. Sonra, yeter artık, dedik ve kendi işimizi kurduk. Aslında otelin tüm yükü, eşimin omuzlarında. Ben konsepti oluşturdum ve köşeme çekildim. Beni otelde ancak yazı yazarken ya da kitap okurken görebilirsiniz.

Ellyf: Oteliniz edebiyat konseptli olma ünvanını da taşıyor. Nasıl bir konsept bu biraz anlatabilir misiniz? Konuklarınız bu konsept hakkında neler düşünüyor?

Gülşah: 15 odamız var ve her oda Türk edebiyatının önemli isimlerine ithaf edildi. Bazılarının özel eşyaları ve el yazıları da var. Gönül, otelde daha fazla oda olmasını ve edebiyatımızın tüm değerlerini anmayı isterdi ama, belki başka bir binada gerçekleştiririz bu hayalimizi. Bu yaz Yunanistan’dan misafir akını vardı. Nedeni de, Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal’di. Dünyanın Türk edebiyatına bakışını görmek için de ideal bir yer, otelimiz.

Ellyf: Yılın otel işletmecisi ödülünü almışsınız? Yılın yazarı ödülünü almak da var mı planlarınız arasında?

Gülşah: Bu ödülü geliştirdiğimiz edebiyat konsepti için almış olmak bizim için çok önemliydi. Her ödül bir motivasyon kaynağı mutlaka fakat, yazar olarak ödül almayı düşünmek için daha çok yolum var. Bir de planlama yapmaktan pek hoşlanmıyorum. Çünkü ne planlasam tersi oluyor… Aşk gibi, bazı şeyler başa gelince, sonunu düşünmek gerekiyor.