27 Haziran 2013 Perşembe

JESS MOLHO

Televizyon ekranları, saman alevi misali, bir anda parlayıp sönen şöhretciklerle dolu. Yurtdışından satın alınmış program formatları sayesinde tüm hayatını izleyecilerle paylaşan şöhretcikler için bir sonraki adım ve belki de en büyük hayal ise sunucu ya da oyuncu olarak kapağı medya dünyasına atmak. Uydu üzerinden neredeyse bin televizyon kanalının yayın yaptığı günümüz dünyasında da, kişi biraz güzel ve yakışıklı ise bu hayal artık fazlasıyla mümkün. Oysa ne sunucu ne de oyuncu olmak, her eli yüzü düzgün kişinin yapabileceği kadar kolay değil. Yapılan işler de şöhret de kısa sürede son buluyor. Göze hitap etmek illa ki mühim ancak eğitim ve yetenek sahibi olmak, emek vermek beraberinde kalıcılık ve saygınlığı getiriyor. Ekranlarda hem oyunculuk hem de sunuculuğu uzun yıllardır hakkını vererek yapan isimlerden biri olan Jess Molho Söyleşi Günlüğü'nün yeni konuğu. Özellikle sabah kuşağında uzun süreli canlı yayınları yıllardır başarıyla sunan ve belki de sabah kuşağındaki kalitesiz yayınlara karşı senelerdir tek başına doğru bildiğinden şaşmayan bir isim o. Yetenekli ve yakışıklı olmanın yanında düzgün kişiliği ile ekran başındakilerin ayrıca saygı duyduğu Jess Molho'ya hakkında merak ettiklerimi sordum.
Ellyf: Sizi uzun yıllardır ekranlarda sunucu ve oyuncu olarak izliyoruz ama aslında İktisat okumuşsunuz. Nasıl başladı ekran maceranız?
Jess: Üniversitede okurken Numberone TV'de VJ'lik yapmaya başlamıştım zaten. O da tamamen şans eseri oldu tabii. Ben 13 yaşından itibaren yaz aylarında çalışmaya başladım. Devremülk sattım, spor hocalığı yaptım, vs... 18 yaşıma geldiğimde yine yaz başında iş ararken, Numberone TV'nin arşiv sorumlusu olan bir arkadaşım, VJ seçmeleri olduğunu ve dilersem bana da deneme çekimi yapabileceklerini söyledi. İlk başlarda ilgi alanım olmadığı için sıcak bakmadım. Ama sonra arkadaşımın da ısrarı ile, ne kaybederim diye düşünüp kabul ettim ve deneme çekimi yaptım. Özetle çok kötüydü, ama bir şeyler görmüş olsalar ki bana bir şans verdiler. Diksiyon dersi gibi eğitimlerden sonra ekrana çıktım, kendimi geliştirdim ve gerisini biliyorsunuz. Tam 20 sene oldu...
Ellyf: Yabancı bir isme sahip olmak ekranda iş yaparken sizin için herhangi bir avantaj ya da dezavantaj oluşturuyor mu?
Jess: Açıkçası çok avantajlı olduğunu düşünmüyorum. Çoğu insan rumuz veya kısaltma olduğunu zannediyor. Ve nedense tek hece olmasına rağmen telaffuz konusunda da problem yaşıyorlar. En kötüsü de Türk olduğum halde, yabancı zannedilmem. Bu saatten sonra yapacak bir şey yok tabii.
Ellyf: Daha çok sunucu olarak ekranlardasınız. Sunuculuğu oyunculuktan daha çok severek yaptığınızı düşünmek yanlış mı olur?
Jess: İkisini de çok seviyorum aslında ama sunuculuk konusunda kendimi çok daha yetkin hissediyorum. Özellikle de canlı yayın sunuculuğunda! Bu yüzden genelde tercihlerim sunuculuktan yana oluyor. Zaten kuşak programları sunarken de oyunculuğa vakit ayırabilmek ülkemiz şartlarında zor oluyor.
Ellyf:  Bir dönem müzik programları sunuyordunuz, aynı zamanda müzikle de ilgiliymişsiniz, bir grubunuz varmış. Hala devam ediyor musunuz müzik yapmaya?
Jess: Devam tabii. O benim en büyük zevkim. Yıllardır aynı grupta; kendimize ait bir stüdyoda, en az haftada bir gitar çalıyorum. O konuda amatör ruh aynen devam.
Ellyf: Sunuculuk ve oyunculuk serüveninizin yanında bir de yarışmacı olarak katıldığınız Ünlüler Sirki programı vardı. Oradaki en cesur yarışmacılardan biri olarak hatırlıyorum sizi, özellikle trapez performansınızla. O yarışmaya katılmak riskli değil miydi?
Jess: Öyleydi ama onu katılınca anladım. Dışarıdan göründüğü gibi değilmiş. Çok çalışmak ve fazlasıyla kondisyon gerektiriyormuş. Hayatımda tanıdığım en güzel insanlardı, sirk çalışanları. Onlardan hayat namına çok şey öğrendim. Televizyonda yayınlanan kısımları için ise; herkes değil tabii, tam tersini düşünüyorum malesef!
Ellyf: “Jess’le Hepsi Birinci” adında rahmetli Barış Manço’nun Adam Olacak Çocuk programına benzer bir program sunmuştunuz.  Bu formatı oluşturma ve sunma noktasında sizin de bir baba olmanızın etkisi var mı?
Jess: O program başladığında henüz baba değildim aslında. Açıkçası program başlayana kadar ben de çocuklarla kimyamızın bu kadar tutacağını tahmin etmemiştim. Ben kendimin hala çocuk olduğunu düşünüyorum. Bunu çevremden de çok sık duyuyorum. Belki de bunun etkisi oldu denebilir.
Ellyf:  3 sezondur “Her Şey Tadında” adlı bir program hazırlıyorsunuz. Nasıl tepkiler alıyorsunuz programla ilgili, program önümüzdeki sezon da devam edecek mi?
Jess: Tepkiler çok olumlu. Bu sene 4.Antalya Televizyon Ödülleri'nde "En İyi Gündüz Kuşağı Programı" seçildik. Zaten televizyonda kural gayet nettir. Reyting yoksa program kalkar. Çok şükür ki bizim sadık bir izleyici kitlemiz var. Onlar sayesinde gelecek sezon da devam edeceğiz inşallah!
Ellyf: “Her Şey Tadında” yayınlandığı saat ve içerik itibarıyla daha çok kadın izleyiciye hitap ediyor.  Kadın izleyiciye yonelik program hazırlamanın zorlukları var mı?
Jess: Ben bu konuda "Yemek Bahane" den itibaren ciddi bir tecrübe edindim. Bu zamana kadar en az 2000 bölüm kadın kuşağında canlı yayın sundum. Türk kadınını tanıyorum diye düşünüyorum artık, onlar da beni sahiplendiler sağ olsunlar!
Ellyf:  Yıllardır uzun süreli canlı yayınlar yapan biri olarak canlı yayında yaşadığınız ilginç bir anınızı paylaşabilir misiniz?
Jess: Canlı yayın her türlü olaya gebedir. Hayat devam ediyor ve siz o an televizyondasınız. Malum Türkiye'de ortalama 5 dakikada bir gündem değişir. Bir keresinde ben canlı yayaındayken THY uçağı Amsterdam'a düşmüştü ve bende yayını kesip kulağımdaki kulaklıktan haber müdürünün verdiği direktiflerle olayı 1 saat boyunca anlatmak zorunda kaldım. Haberin kendine ait bir jargonu olmasına rağmen başarılı olmuştum neyse ki!
Ellyf:  Bugüne kadar sizi başta Sihirli Annem olmak üzere birçok dizide izledik. Önümüzdeki dönemde yeni dizi projeleriniz var mı?
Jess: Şu anda TRT Çocuk’ta yayınlanan ve yine bir çocuk dizisi olan "Köstebekgiller"de bir profesörü canlandırıyorum. Yeni sezonda iyi bir dramada olmak isterim.
Ellyf:  Sizin hakkınızda piyasadaki en efendi, en düzgün insanlardan biri olduğunuza dair ortak bir görüş var.  Sahiden zor birşey mi hem bu piyasada yer alıp hem de efendi olmak?
Jess: Onu aileme sormak lazım. İyi yetiştirmişler herhalde. Bizim piyasada çok fazla çeldirici olmasına rağmen, ben her şeyin geçici olduğuna, asıl olanın aile olduğuna inanıyorum. Bu arada teşekkürler!
Ellyf:  Bir röportajınızda ‘Çok para, tanınmak önemli değil. Huzur peşindeyim.’ demişsiniz. Özellikle magazinden uzak duruşunuzun nedeni bu cümlede mi saklı?
Jess: Aynen! Gerçi iki senedir magazinin göbeğindeyim o da ayrı konu ama yine de bir magazin figürü değilim. Ben mesleğimi iş olarak görüyorum, yan etkilerine çok fazla kapılmamaya çalışıyorum.
Ellyf: Mutlu bir evlilik ve çocuk sahibi olmak hayatınıza, işinize nasıl yansıyor?
Jess: İnsan evde huzurlu ise bu işine de yansır. Tabii bunun tam tersi de geçerli. Bu da ekrandan izleyiciye yansır!!!
Ellyf: Bu ülkede çocuk büyüten biri olarak, son günlerde yaşanan Gezi Parkı protestoları konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu protestolar sizin için daha aydınlık bir geleceği mi daha kaotik bir senaryoyu mu ifade ediyor?
Jess: Ben olumlu düşünüyorum. Sevgi bazlı yeni bir dünya düzeni kurulacak şeklinde yorumluyorum. Yeni nesile adapte olmak lazım ve en önemlisi onlara kulak vermek şart. Sancılı bir geçiş olsa da sonuç iyi olacak gibi geliyor bana!

13 Haziran 2013 Perşembe

SADIK YEMNİ

Hemcinslerimin aksine, korku/gerilim türündeki filmleri izleme konusunda oldukça cesurumdur. Ancak, içinde korku/gerilim ögesi barındıran bir kitap okurken, maalesef film izlerken sahip olduğum serin kanlı duruşa sahip değilim. Bunun nedeni, film izlerken, sinemada bile olsam tüm o ambiyans, kocaman perde ve yoğun ses efektlerine rağmen filme tam konsantre olamayışım. Oysa durum kitap okurken tam tersi; dış dünyadan kopuyor ve kitapta olan biten neyse ben de bir parçası oluyorum. İşte bu nedenle, kendi tabiriyle paranormal, bilimkurgu, kuantum, gizem, polisiye, dram karışımı bir türde yazan yeni konuğum yazar Sadık Yemni’nin kitapları benim için, gündüz saatlerinde ve park-bahçe gibi kalabalık, gürültülü yerlerde okunması mümkün romanlar. Zira evde yalnızken, hele de gece uyumadan önce okununca, insan kendini “Paranormal Activity” filminde gibi hissediyor,  gecenin kalanında uyumak pek mümkün olmuyor. “Muska”, “Yatır”, “Öte Yer” romanları ile tanınan ve okurlarının yerli Stephen King olarak adlandırdıkları Sadık Yemni ile İzmir-Amsterdam hattında geçen yaşamını ve bu çok kültürlü yaşamın eserlerine yansımasını konuştuk.

 
Ellyf: Ege Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği okurken bir hava değişimi için Amsterdam’a gitmiş ve orada kalmışsınız. Amsterdam’ı İzmir gibi bir şehre tercih etmenizin sebebini merak ettim doğrusu.

 
Sadık: Bu tercih uzun uzun düşünerek taşınarak yapılmadı. 1975 Kasım’ında kendimi Amsterdam’da buldum. Niyetim beş altı ay kalmaktı. 37 yıl kaldım. O yıllarda özellikle Amsterdam çok keyifli bir yerdi. Hayat tecrübemi kendi potansiyeliyle şekillendirdi. İzmir’deyken uzun yaz tatilleri geçirirdim. Sayfiye çocuğuydum. Çok geniş bir arkadaş çevrem vardı. Bunları çok aradım tabii ilk yıllarda.
 
 
Ellyf: Kimya Mühendisliği okumadan önce de konuyla hayli ilgiliymişsiniz hatta kimya sihirbazı olarak anılıyormuşsunuz; evinizde bir kimya laboratuarı bile kurmuşsunuz zamanında. Kendi kendine tutuşan mendil, suda yanan taş gibi kimya şakalarına  yenileri eklendi mi?
 
 
Sadık: İçinde yıldırımlar çakan sıvı dolu tüpler, üzerine basınca ufak patlamalarla sarsılan paspaslar ve aşk mektubu taşıyan roketleri de sayabiliriz.
 
 
Ellyf: Kimya ve Edebiyat çok farklı alanlar, yazmaya nasıl başladınız?
 
 
Sadık: Şu anda tüm hayatımız fizik ve biyoloji merkezli gelişmelerle idare ediliyor. iPhone ya da genetik testler misal verilebilir. Bu nedenle insanın iç dünyasını, karakterinin şekillenmesini, dünya yüzeyindeki serüvenlerimizi anlatan edebiyatın, artık çağımızda kimyayla dolaylı gibi görünse de kaçınılmaz bir ilişkisi var. Paranormal, bilimkurgu, kuantum, gizem, polisiye, dram türlerinin karışımı türünde yazan biri için ise ortalama fizik kimya bilgisi kaçınılmaz. Yazmaya kısa öykülerle başladım. Göçmen hayatından parçalardı. Sonra Muska romanımla esas rayıma yerleştim ve oradan devam ettim.
 
 
Ellyf: Türkiye-Hollanda arasında geçen bu çok kültürlü yaşamın hayalgücü ve yaratıcılığınıza katkı sağladığını düşünüyor musunuz?
 

Sadık: Kırk yıla yakındır Kuzey Avrupa’daki modernitenin göbeğinde yaşamak, değişik kültürlerle temas etmek, yeni deneyimler edinmek, değişik meslekleri icra etmek, hem hayalgücünü pekiştirmek hem de yaşam deneyimi biriktirmek açısından mutlaka çok etkili olmuştur.  Eski yaşam mekânınıza uzaktan bakabilmek, değişimlere uyum sağlamak çabası da fazladan yarar sağlamıştır diye düşünmekteyim.

 
Ellyf: Kitaplarınızdan bazıları Hollanda’da da basılmış. Türk okuyucu kitleniz ile Hollandalı okuyucu kitleniz arasında kitaplarınıza verdikleri tepkiler anlamında ne gibi farklar var?
 
 
Sadık: Hollanda’da göçmen yazardım. Onların diliyle yazmıyordum, ama aralarında yaşıyordum. Türkiye’de ise Türkçe yazıyor, ama aralarında yaşamıyordum. Şimdi ikisi de doğru yerde. İzmir’de yaşıyorum şu sıralarda. Kullanılan dil bir yerde çok önemli.  Türkçe kendimi daha yetkin ifade edebilmekteyim. Eğer ilginç bir metin yazabilirseniz okuyucunun dili, milliyeti pek fark etmiyor. İginç, zeka eseri olan, kalp çırpıntısı hissettiren ve zamanın ruhunu taşıyan metinler her yerde okuyucu bulur.
 
 
Ellyf: Kelimelerle oynayıp yeni kelimeler türetiyorsunuz. Hatta sitenizde Sadık Yemni Sözlüğü adında bir bölüm bile var. Tesirlik , hoşkatlantı sizin türettiğiniz kelimelerden... Türk Dil Kurumu’na alternatifsiniz diyebilir miyiz?
 
 
Sadık: Çok kültürlü yaşamın mutlaka bir etkisi var bu kelimelerin türetilmesinde. Bir kelime bulmak için asla gayret sarfetmem. Bunlar kendi kendine doğar aklımda. TDK’nın minik bir şubesiyimdir belki şaka dahilinde. Bir de şu var: paranormal, bilimkurgu, kuantum, gizem, polisiye, dram karışımı bir türle yazıyorum malum. Bu alana Türkçe’de yeni kelime ve deyimler türetilmesi şarttır. Hepsi kabul görecek diye bir beklentim yok. “Thriller” için keşfettiğim (Sözlükte bulunmayı bekliyordu – yıl 1996) “tirildeme” ve uydurduğum “tirildetir” tuttu. “İdeaot”’un sırası geliyor. Hoşgörüyü esas anlamında kullanıp, müsamaha yerine bazen  “Hoşkatlantı” ya da “Metazorikatlanı” diyebiliriz.
 
 
Ellyf: Yapıtlarınız nedeniyle sizi Stephen King ile karşılaştıranlar var, ne diyorsunuz bu duruma?
 
 
Sadık: Ben Borges, Poe ve Len Deighton’la harmanlanmış, İzmir, İstanbul ve Amsterdam üçgeninde yaşayan, Türkçe yazan bir çeşit King olabilirim. Üretme hızımız da benziyor. Kullandığımız tekinsiz alanın doğası da. Bu arada bir not: Ben iyi ki, “Çözücü” adlı romanımı 2003 yılında yayımlamışım. Çünkü 2011’de çıkan “Under the Dome” (Kubbenin Altında) ile bayağı benzeşmekte. Genel fikir olarak.
 
Ellyf: Ekşisözlük’te hakkınızda şöyle bir yorum yapılmış: “Kitaplarını cin, peri gibi doğaüstü varlıklardan korkanların gece yalnızken okumaması gereken yazardır.” Bu durumu, Zihin İşgalcileri kitabınızı okurken bizzat tecrübe etmiş biri olarak sormak isterim, böylesi kurgular yazabilmek için günlü hayattaki hangi olaylardan besleniyorsunuz?
 

Sadık: Zihin İşgalcileri’nde artık sağ olmayan arkadaşlarınızın yanında sizin kopyanızla birlikte ziyaretinize gelmesi ya da kalabalık bir caddede size uzaktan el sallaması korkunç bir durum olmalı. Benim korkuya yaklaşımım kalabalığın içinde, sizi en umulmadık yerde yakalayan mizansenlerdir çoğunlukla. Bu beklenmediklik ve doğal ortam kullanımı inandırıcılığı artırıyor ve vurucu malzemeyi daha geçirgen yapıyor. Bunlar sezgilerimin çıkarsamalarıyla ve çocukluk zamanlarının o eşsiz ödleklik halleri, tırsma patronunlarından alıntılardır çoğunlukla. Hayalgücü son cilayı çekiyor. 
 
 
Ellyf: Yazdığınız eserleri okuyunca farklı bir evrenden geldiğinizi ve bizi henüz bilmediğimiz gerçeklere hazırladığınızı da düşünmedim değil? Bizim bilmediğimiz birşeyler biliyor olabilir misiniz?
 
 
Sadık: Hepimiz aynı küçük mavi gezegendeniz. Benim farkındalık antenim belki de sürekli online-çevrimiçi durabilme çabasıyla birazcık daha duyarlı bir hale gelmiştir. Bu minik fark bu tür bir hayalgücü yaratıyordur. Kimsenin bilmediği şeyleri bilmek değil de, belki üzerimize yağan dünya içi ve uzaydan gelen enfarmosyonu yorumlama biçiminde etkin olmaktadır.
 
 


 
Ellyf: Onlarca eseriniz arasından henüz hiçbir eserinizi okuma fırsatı bulamamış birine sizi tanıtmak istesek, ilk okuması gereken eseriniz sizce hangisi olmalı?

 
Sadık: Türkiye’de basılmış şimdilik 19 eserim var. Kingseverler, çok karakterli, senfonik kurgulu romanların tiryakileri “Muska”, “Yatır”, “Öte Yer” ve “Ağrıyan”’la başlamalıdır. Akıcı kurguyla yazılmış bilimkurgu soslu hızlı serüvenleri tercih edenlere “Zihin İşgalcileri”, “Sokaklar Benim Yeniden”, “Zaman Tozları” ve “Gizemli Evren”’i tavsiye edebilirim. Kadınlar haklı olarak bilimkurgu okumayı pek sevmezler. Onlar için de özel bir kitabım var: “Arafor”. Bunu okuyunca fikir değiştirmeleri pekâlâ mümkündür.
 
 
Ellyf: FABİSAD tarafından bu yıl ilk defa verilen GİO ödüllerinde de öykü dalında  jüri üyesiydiniz. Söyleşiyi bitirirken, GİO ödülleri için gönderilen öykülerden yola çıkarak değerlendirmenizi istesem, genç  ve kalemi kuvvetli yazarlar geliyor mu?
 
 
Sadık: Evet. Bu çok sevindirici bir durum. Genç ve yetkin yazarlar geliyor. En az 3-4 isim var ufukta. Gelecekte bizi gururlandıracak işler türetecekler inşallah.