10 Şubat 2013 Pazar

EMRE BUGA

Günümüz şarkıcılarına mikrofon uzatılınca çoğu, “Ben çocukken de ayna karşısında elimde fön fırçası ile şarkı söylerdim.” diye anlatıyor. Ben ise çocukken ayna karşısında haber okurdum. Evde prompter olmadığından, kağıtlara yazdığım haberleri aynaya yapıştırıp okumak bir hayli zor olurdu ama azimliydim. O kağıtlara yazdığım haberleri izlediğim haber bültenlerinden aparttığımdan, 12-13 yaşındaki bir çocuk için fazla ciddi sayılabilecek siyaset ve dış politika gündemine, şu yaşımdakinden daha çok vakıftım. Yıllar sonra, üniversitede mühendislik okurken iletişim sektörüne girmek için birkaç girişimde bulunsam da, ikisini birlikte yürütemeyip İTÜ Maçka’nın arnavut kaldırımı yollarına kös kös geri döndüm ve mühendislik okumaya devam ettim. Daha çok inat etsem başarır mıydım bilinmez ama bu konuda hayatın kendine sunduğu fırsatları benden daha iyi değerlendiren biri var; o da yeni konuğum Emre Buga. Hani böyle yetenekli, başarılı ancak fazla mütevazı insanlar vardır, Emre Buga onlardan. Yaptığı işi layıkıyla yapmak, öğrenmek, öğrendikçe gelişmek ve başarı hissi belli ki ona yetiyor.  Yetmese, aldığı dizi ve film tekliflerini değerlendirip çoktan kendine bol şöhret ve para kazandıracak başka bir yol çizebilirdi. Bir Cumartesi öğleden sonrası, köpüklü Türk kahveleri eşliğinde, hakkında merak ettiklerimi ben sordum, Emre Buga anlattı.
Ellyf: Mesleğe başlaman tam bir tesadüf olmuş. Mühendislik okurken staj için Show TV’ye gitmenle başlamış herşey. Öncesinde bu mesleğe ilgi duyuyor muydun hiç?
Emre: Hiç ilgim yoktu, heves de etmemiştim açıkçası. Ablam ilgiliydi bu konulara ve iletişim okuyordu. Çok da yetenekliydi ama bu mesleği hiç yapmadı. Herkes ondan birşey beklerken bir anda ben çıktım. Show TV’deki stajım da tesadüf olarak başlamıştı. İlla bir televizyon kanalında staj yapayım gibi bir beklentim yoktu. Çok başarılı bir öğrenci de değildim zaten, mühendisliği kazandıktan bir yıl sonra mühendislik yapamayacağımı anlamıştım. Matematiğim çok iyiydi ama matematiğinin iyi olması mühendis olmak anlamına gelmiyormuş onu anladım.
Ellyf: Böyle bir tesadüf olmasaydı mühendislik yapar mıydın peki çünkü okulu bitirmişsin?
Emre: Mühendislik yapmazdım çünkü sevmediğim bir şeyi ömür boyu yapamayacağımı çok iyi biliyorum. Bu tesadüf olmasa ne yapardım hiç bilmiyorum ama yine sosyal bir alana kayabilirdim.
Ellyf: Okulu neden bırakmadın peki?
Emre: Bırakmadım çünkü artık başka bir sınava girecek enerjim kalmamıştı, bir yandan da çalışmaya başlamıştım. Okulum, bölümüm de hiç fena değildi.Tekrar sınava girip de kazanmak zor olacaktı o yüzden sevmesem de okulu bitirmeyi başardım. İş hayatına girdikten sonra daha çok uluslararası ilişkilere meraklı oldugumu da farkedince Galatasaray Üniversitesi’nde bu alanda Fransızca mastera başladım.
Ellyf: Fransızca biliyor muydun?
Emre: Bilmiyordum ve Fransızca bilmeyenleri de o programa çok zor kabul ediyorlardı. Mülakatlarda birinci gelmeyi başardım çünkü Fransızca hazırlığa kabul edilebilmem için öyle bir derece almam gerekiyordu. Avrupa Birliği ve uluslararası ilişkiler ile ilgili ne varsa kendime kocaman dosyalar hazırlayıp çalıştım. Bir de mühendislik eğitimim soru işaretiydi. Bunun için bir araştırma yaptım ve bir önceki yılın birincisinin de mühendislik kökenli olduğunu öğrendim. Mülakatta, mühendislik okumuşken neden sosyal bilimler üzerine bir program tercih ettiğim sorulunca, bir önceki sene birinci seçtikleri öğrenciyi hatırlattım. Hala tezimi veremedim bu arada. Öbür tarafta sevmediğim bir bölümü bitirdim, diplomasını aldım, burada ise sevdiğim bir bölümün derslerini verdiğim halde tezi veremedim.
Ellyf: Seni hep haber sunarken gördük ekranlarda, bunun dışında hiç yazdın mı mesela?
Emre: Kanal D’de çalıştığım dönemde, internetin bu kadar yaygın olmadığı sıralarda kanald.com.tr’de köşem vardı. Haftada bir ya da iki kere, ne kadar canım isterse, siyasetten kültür sanata her konuda yazıyordum. Güzeldi, hem eğleniyordum hem de tepkiler çok iyiydi.
Ellyf: Sadece haber okumadığını işin mutfağında da var olduğunu sanıyorum?
Emre: Bu mesleğe sıfırdan başlamış biri olarak, bugüne kadar benimle çalışan insanların benim sadece spiker olmadığım yönünde ortak görüş bildireceklerine eminim.  Hiçbir zaman “Acaba bugün benim için ne hazırladılar, bakıp okuyayım.” noktasında olmadım. Olmak da istemedim. En çömez zamanımda bile her şeyi merak ederek kendimi yetiştirdim. Bir sürü çok tecrübeli insanla çalışsam da hiçbir zaman kendimi yüzde yüz teslim etmedim. Ne kadar çok öğrenirsem o kadar yararlı olur diye düşündüm. Sunmak işin görünen kısmı. Ama hiçbir zaman sadece okuyan olmadım. Anlatan olabilmek için uğraştım. Onun için de son dakikada, yayına bir saat kala gelen spikerlerle beni karıştırmayacaklarından eminim.
Ellyf: Bir günün nasıl geçiyor peki?
Emre: En geç 7’de kalkarım. Kalkar kalkmaz bilgisayardan gazetelerin başlıklarına bakarım. Eğer o gün spor günümse spora giderim, bir saat sporumu yaparım, sonrasında şirkete giderim. Sabah 9 buçuk, en geç 10’da kanalda olmaya gayret ediyorum. Şu anda Bugün TV’de, pazartesiden perşembeye, Aktüel adında yaklaşık iki saatlik bir kuşak hazırlıyorum. Onun için ilginç konu ve konukları seçiyorum. Programa ait özel bir ekibim yok. Yani gün boyu sadece Aktüel için çalışan bir ekip yok. Yönetmenim gece başka yayınlara da devam ettiği için en erken 16’da gelebiliyor, oysa yayın 17.45’te. Saat 15’e kadar zaten ben tüm konu ve konukları kesinleştirmiş oluyorum. Hepsini bizzat kendim aramaya özen gösteriyorum. Yetişemediğim zamanlarda en büyük destekçim Serhan Gürdal. Konuklar ile ilgili detayları halledip, üzerimden büyük bir yük alıyor. İşin görsel detaylarını da yönetmenim Anıl Yılmaz büyük bir hızla kotarıyor. Program beğenildikçe, haber merkezinin katkıları da arttı. Bunu da söylemeden edemeyeceğim. Yoksa beni keserler.
Ellyf: Konukları gündüz organize edip akşam yayına mı alıyorsun? Çok riskliymiş...
Emre: Aynen öyle. Günler, haftalar öncesinden ayarlamıyorum, bir yandan iyi bir yandan kötü…  İyi, çünkü böylece her şey taze oluyor. Her gün ortalama 4-5 konuk alıyorum programa. Ama bunun için 40-50 telefon görüşmesi yapmam gerekebiliyor. Mesela bir kaymakamı yayına almak istiyorum, arayıp validen izin alıyorum. Sonra kaymakamın eşi istemiyor, arıyorum onu ikna ediyorum. Her şey tamamken kaymakam “Ben konuşamam, canlı yayında heyecanlanırım.” diyor... Yapacağım bağlantı en fazla 5 dakika, bu 5 dakika için döktüğüm dil bir buçuk 2 saate varabiliyor.
Ellyf: Neden bir asistanla çalışmıyorsun?
Emre: Çok yeni ama bir asistanımız var. Ama o da 1 aylık bir süre için bizimle. Böyle olması hem zor, hem de benim için çok eğitici. İş sadece konukları yayına katılmaya ikna etmek değil. Antalya’dan bir konuk varsa, hangi araçla, hangi ajansla bu bağlantıyı kuracaksınız? O canlı bağlantının süresi, maliyeti ne olacak? Yeri geliyor, çatır çatır ajanslarla pazarlık ediyorum. Bir de yayını nasıl istediğimi anlatmak kısmı var. Kamera aktüel çalışsın, konuk konuşurken kameraman evi de dolaşsın diye. Her ne kadar meslekte 15 yılı geride bırakmış olsam da, gündemdeki isimleri bulmak, daha fazla ne ekleyebilirim diye  uğraşmak beni yorsa da aynı zamanda eğitiyor da. Ama sağlıktan yiyor bu durum onu söyleyeyim.
Ellyf: Programı hazırlarken yaşadığın ilginç bir olay var mı?
Emre: Geçen hafta şöyle bir şey oldu. Geliştirdiği bir proje nedeniyle NASA’dan davet alan bir Türk vardı. Onu nasıl bulurum, nasıl ulaşırım diye akşama kadar kafa patlattım. Bir sürü irtibat kurdum, hiçbir yerden cevap alamadım. Akşam tesadüfen benim tanıdığım biri telefon edip, bu adamdan bahsedip, “Yayına almak ister misin, annesi benim karşı komşum.” demez mi! Hemen aldım tabii iletişim bilgilerini ve bir gün sonra o kişiyi İsveç’ten yayına aldık. Böyle şeyler yaşadığım zaman tüm yorgunluğum gidiyor. Yorgunluğuma değdiğini hissediyorum.
Ellyf: Bugün TV’de Aktüel hafta içi devam ediyor bunun yanında Kanaltürk’te hafta sonu ana haberi de sunmaya devam ediyorsun...
Emre: Kanaltürk ana haberi bırakmadım, bu kurumda olduğum sürece de bırakmayı düşünmüyorum. Bırak derlerse de benden vazgeçmişler artık demektir.
Ellyf: Bugüne kadar inanmadan sunduğun bir haber oldu mu? Taraflı bulduğun, çarpıtılmış olduğunu düşündüğün?
Emre: Ben aynı zamanda ana haberin editörlerinden biriyim. O bakımdan şanslıyım. Yoruma açık haberleri, mümkün olduğu kadar görüşü alınan kişilerin sözlerine atıfta bulunarak aktarmaya çalışıyorum.
Ellyf: Sansür konusunda ne düşünüyorsun, haber hazırlarken ne kadar özgürsün?
Emre: Bu anlamda bugüne kadar yayına çıkarmak isteyip de çıkaramadığım bir konuğum olmadı. Toplantılarda, bunu söylersem yanlış anlaşılır mıyım, tepki çeker miyim diye içime attığım hiçbir şey yok.
Ellyf: Görünmeyen bir sansürden hatta otosansürden bahsediliyor ama medya genelinde?
Emre: Diyelim ki bir konuk almak istiyorsunuz ve yönetim buna hayır diyor. Bence ikna edilemiyecek  insan yoktur. Nasıl anlattığınız ne anlattığınızdan her zaman daha önemlidir çünkü. Kendinizi iyi anlatabilirseniz; bu kişiye ya da habere neden ihtiyacınız olduğunu, istediğiniz kişiyi yayına çıkartıp istediğiniz soruyu sorabilirsiniz.
Ellyf: Sabah kuşağında çalıştın mı hiç? Sabah yayınlarında sunucular çok daha ön planda, tercih eder  misin sabah yayını yapmayı?
Emre: Çalıştım, 10 seneden daha evvel. Sabah 7’de yayın başlıyordu ama ben 3 buçuktan itibaren haber merkezindeydim. Bir yandan okul bir yandan da radyo devam ediyordu. 7-10 arası yayında oluyordum, oradan okula, oradan da radyoya gidiyordum. Radyoda işimin bitmesi  21’i bulabiliyordu, çok yoğun bir dönemdi. 1,5- 2 yıl böyle sürdü, yoğunluk nedeniyle radyoyu bırakmak zorunda kalmıştım. Sabah haberlerini yapan arkadaşların işi çok zor, bir kere gece uykusunun yerini hiçbir şey tutmuyor.
Ellyf: Haber programı dışında bir program yaparken görebilir miyiz seni bir gün, mesela sinema veya müzik üzerine?
Emre: İleride ne yaparım ne ederim hiç bilmiyorum, plan yapmayan biriyim. TV sektöründe geleceğe yönelik plan yapmanın çok da sağlıklı olduğunu düşünmüyorum zira her şey sizinle ilgili kararları verecek birkaç kişinin iki dudağının arasında. Her şeyi bırakıp, 4 yıldır bitiremediğim kitabımı da tamamlayabilirim, yemek programı da yapabilirim ya da bir bakmışsınız savaşta kritik noktalardan haber de yapabilirim. İnsanlar ile iletişim kurmanın binbir yolu var. 2012’de olduğu gibi 2013’te de kendimi herşeyi yapabilecek güçte hissediyorum. En enerjik, en istekli, en umutlu, verimli olabileceğime inandığım yıl  bu yıl.
Ellyf: Ne oldu da bu şekilde hissetmeye başladın?
Emre: Bir çok kayıp yaşadım, babamı ve arkasından dedemi kaybettim… Özellikle babamın vefatından sonra, her şeyi bırakıp uzaklara gitmek, başka bir ülkeye yerleşmek istedim. 2013’ün 2 Ocak’ı için bütün biletlerimi, kalacağım yeri ayarlamıştım. Ne yapacağımı hesaplamadan. Gitmek, mümkünse en uzaklara gitmek. Dönmeyi düşünmeden gitmek. Ama şunu gördüm. Kafa dağıtmak için isterseniz Ay’a gidin, ister Antartika’ya. Aynı kafayı değiştirmeden hiçbir sonuç alamazsınız. Mesafe gitmek ile mesafe almak arasındaki farkı ben geçen yıl dünyada 22 ayrı şehri gezerek anladım. O yüzden 2 Ocak’taki biletimi iptal ettim. Ve anladım ki, babamın mezarının olduğu yerden daha huzurlu bir yer yok. Burada daha yapacak çok işim var.
Ellyf: Meslektaşlarına nazaran medyada çok az görünüyorsun, bu bilinçli bir tercih mi?
Emre: Çok görünmüyorum, çok sosyal biri de değilim zaten. Oradan oraya, galadan galaya koşan biri hiç değilim. Böyle iyiyim.
Ellyf: Senin için internette şöyle yorumlar yapılmış “Annelerin çok beğendiği, potansiyel damat adayı olarak gördüğü, efendi insan.” Bu imaja ters düşecek kötü bir özelliğinden bahsedelim desem var mı?
Emre: Deli miyim, neden kötü bir şey söyleyeyim. Anneler, anneanneler beni çok seviyor, ben de onları çok seviyorum. Yaşlılara saygısızlık ve çocuklara kötü muamele tahammül edemediğim, en hassas olduğum konular. Gelelim damat adaylığı meselesine. Belki onları mutlu etmeyecek birşey olarak evlenmeyi düşünmediğimi söyleyebilirim, böylece kafalarındaki imajı biraz bozmuş olabiliriz.
Ellyf: İnanmıyor musun evliliğe?
Emre: Yoo, evlilik kurumuna inanıyorum, çok da büyük saygım var. Evli arkadaşlarımın evine gidince özellikle çocuk da varsa çok güzel ve huzurlu bir ortam görüyorum. Ama benim için şu anda uygun olmadığını düşünüyorum.
Ellyf: Bayan hayranların da üzülecek şimdi...
Emre: Yakın zamanda twitter nedeniyle benim paylaşımlarıma güzel tepkiler aldığım oluyor ama o kadar. İnanılmaz bir beğeniyle karşı karşıya değilim ama beğeniyorlarsa sağ olsunlar ne mutlu bana.
Ellyf: Kendini yakışıklı buluyor musun?
Emre: Hiç bulmuyorum. Tekrarları izlerken kendimi izlemiyorum, konuğa odaklanıyorum.
Ellyf: Söyleşiyi  olmayan bayan hayranlarının en çok merak ettiği soruyla bitireyim. Bu kadar yakışıklı bir adama oyunculuk teklifi gelmiyor mu hiç?
Emre: 2 kampanya reklamı, en az 5 dizi, 2 tane de uzun metrajlı film teklifi gelmişti zamanında ama yapmadım. Bir reklam teklifi de daha geçen hafta geldi. O dönemde yapsaydım belki o alanda ilerleyebilirdim ama ben bu işi seviyorum. Amacım sadece para kazanmak olsaydı belki o zaman kabul edebilirdim.

3 Şubat 2013 Pazar

DOĞU YÜCEL

Ülkemizde hobi kategorisinde anılan kitap okuma eylemi, öyle umuyorum ki Y Jenerasyonu sayesinde bir hobi olmaktan çıkacak. Yeni jenerasyon için bilgiye ulaşmak; yemek yemek ya da uyumak gibi bir ihtiyaç neredeyse. Bilgiye ulaşılacak en sağlıklı kaynağın ise kitaplar olduğunu bilecek kadar akıllı bu çocuklar. Ben de ucundan kıyısından bir Y jenerasyonu mensubu olarak, kitap okumaya ara verdiğim dönemlerde eksik hissederim kendimi. Tüketim kuşağı olarak kabul edilen bizler, kocaman ve hemen her kitaba ulaşabileceğimiz ve hatta içindeki cafede bir kahve eşliğinde kitapları inceleyebileceğimiz zincir kitabevleri sayesinde, kitabı da bir tüketim nesnesine dönüştürmüş durumdayız. Şikayetçi miyim; hayır... Bugünlerde o mağazaların yeni çıkanlar rafında, gözden geçirilmiş versiyonu ile gördüğümüz roman Hayalet Kitap’ın yazarı Doğu Yücel, Söyleşi Günlüğü’nde yeni konuğum. Her ne kadar kendisi Y jenerasyonundan olmasa da, bu jenerasyonun bayıldığı kitaplara imza atmış durumda. Üstelik yeniden basılan ilk romanı Hayalet Kitap ve son kitabı Varolmayanlar ile, sosyal medyanın da etkisiyle, genç okuyucu kitlesini gün be gün artırıyor. Doğu Yücel ile hayal gücünün sınırlarını zorladığı kitaplarını, senaryosunda imzası olan filmleri ve paradan anlamayan bir iktisatçının öyküsünü konuştuk. 
Ellyf: Kendi tabiriyle para saymayı bile bilmeyen bir iktisatçı var karşımda. Neden iktisat okumayı tercih ettin?
Doğu: Açıkçası "yanlış tercih" kurbanıyım. Bizim zamanımızda üniversite sınavından kaç puan aldığınızı bilmeden, sınava girmeden önce tercihlerinizi yapardınız. Sinema okumak falan da aklımdan geçiyordu ama yetenek sınavıyla alıyordu o bölümler. Ben de yüksek puanlıdan düşük puanlıya doğru bir sıralama yaptım. Sosyoloji, Felsefe gibi bölümler de vardı ama onların arasından çıka çıka neden yazdığımı hatırlayamadığım İktisat çıktı. Resmen piyango. İktisat'ın anlamını bile bilmiyordum ben.  Herkes tebrik etmeye başlamıştı "Ekonomi"yi kazandığım için. Ben onları düzeltiyordum, "Ekonomi değil İktisat!" diye. "E aynı şey." dediklerinde şoka girmiştim. Daha sonra şöyle düşündüm: "Hayatım boyunca ekonomi üzerine bir şey öğrenmem imkansız, e bu da hayatın bir gerçeği, en azından öğrensem iyi olur." diyerek okumaya başladım. Kötü olmayan bir dereceyle de bitirdim ama en basit ekonomi haberinden de, en basit banka işleminden de hiçbir şey anlamıyorum.
Ellyf: Baban tiyatrocu, annen yazar, sen iktisat okumuşsun ama iktisatçı olmayacağın aileden belliymiş sanki?
Doğu: Bu sadece ailesinde sanatçılar olan insanlar için mi geçerli bilmiyorum. İktisat'tan mezun olan birçok arkadaşım, birkaç sene bankada çalıştıktan sonra bambaşka meslek dallarında çalışmaya başladılar mesela. Parayla uğraşmak sanırım en başta insan doğasına aykırı bir şey ama tabii ki her meslekte az çok "taviz" söz konusu. Ailemdeki "sanatçı" geçmişin beni ne oranda etkilediğini bilemiyorum. Babamı maalesef çok az gördüm, onun yaptıkları bilinçaltıma etki etmiş olabilir, bir de getirdiği sorumluluk duygusu var tabii. Annemin bu konuda benim üzerimde daha çok emeği olmuştur ve daha çok ilham vermiştir. Annemin öykülerim hakkındaki eleştirileri ve önerileri daha iyi bir öykücü olmama neden oldu diyebilirim.
Ellyf: Yazarlık kariyerine öykülerle başlamışsın, ardından romanlar gelmiş. Öyküler romana hazırlık mıydı?
Doğu: Kesinlikle hayır. Öykü yazmayı çok önemsiyorum. Bir okur olarak beni en başta etkileyen kitapların belki de yarısı öykü kitaplarıdır. Ayrıca bir öykü yazmanın bir roman yazmaktan daha kolay olduğunu düşünmüyorum. Benim bir öykü yazma sürecimde bazı yazarların roman yazdığını da duyuyorum:) Kısacası kendimi bir "yazar"dan daha çok bir "hikaye anlatıcısı" olarak görüyorum. İki romanım da kısa öyküyken, geliştikçe uzayan ve roman formatına dönüşen uzun öykülerdir aslında.
Ellyf: Öykü yazmaktan mı roman yazmaktan mı daha çok keyif alıyorsun?
Doğu: Öykü daha keyifli bence. Şöyle bir ayrım yapabilirim: Öykü küçük halı sahada futbol oynamaya benziyor, roman ise büyük sahada. Küçük sahada top ayağınıza daha çok gelir, daha çok topla oynayabilirsiniz. Sürekli her pozisyonun içindesinizdir. Büyük sahada oynarken ise ayağınıza 7-8 kere top gelir, mevkiniz gereği her pozisyonun içinde olamazsınız. Öykü ve roman arasındaki fark da buna benziyor.
Ellyf: İlk romanın Hayalet Kitap 2003'te çıkmıştı ancak şimdi gözden geçirilmiş versiyonu Doğan Kitap etiketi ile yeniden raflarda, neden ihtiyaç duydun buna, satışlar nasıl? 
Doğu: Hayalet Kitap aslında toplamda en çok satan romanım. Daha önce 3 baskı yapmıştı, geçen sene Doğan Kitap'tan yeniden yayımlandı. Satışları takip etmiyorum, 4. baskı biterse ne mutlu bana. Neden ihtiyaç duyduğumu internet sitemde (www.doguyucel.com) uzun uzun açıkladım. Özetlemek gerekirse: Baskıları bittiği için okurlar bu kitaba ulaşamıyorlardı. Özellikle imza günlerinde çok sık soruluyordu. Doğan Kitap yeniden basmaya karar verdiğinde kitabı şöyle bir gözden geçirdim. 10 sene geçmişti ve bu yeni baskının "gözden geçirilmiş" bir versiyon olmasını istedim. 15 gün sıkı bir şekilde çalışarak kitapta bazı ufak tefek değişiklikler yaptım. Biraz Stephen King gibi yazarların eski klasiklerine yaptıkları "güncellenmiş versiyon" baskılarına özendim sanki. Ama gerçekten çok memnunum, iyi ki olduğu gibi değil de, şu anki bakış açımla ve tecrübemle eski romanımı güncellemişim diyorum.
Ellyf: Senaryosunu Hayalet Kitap'tan uyarladığın Okul filmi vizyona girdiği dönemde çok konuşulmuştu. Kitap ile film ne kadar örtüşüyor? Kitabın ne kadarı beyaz perdeye yansıdı?
Doğu: Doğu Yücel'e Çok Sık Sorulan Sorular numero 1... Farklı bir yanıt vermeye çalışayım: Kitap ile film arasındaki tek benzerlik "ana konu" ve karakterlerin bazıları diyebiliriz. O dönem iki şey oldu, "tek" olmadı, neyse...  Filmin ilk kurgusu bence kitaba daha yakındı ama sonradan yapılan değişiklikler kitaptan çok şeyi götürdü. Fakat ilk kurguda da final sahneleri bütçesel nedenlerden dolayı iyi çekilmemişti. Neyse kimse bu ilk kurguyu görmediği için söylediklerim biraz havada kalacak tabii. Okul bence Hayalet Kitap'ın uyarlaması olarak kötü ama bu gerçekten bağımsız olarak iyi bir filmdi. Böyle olmasa kısıtlı kopya sayısına rağmen, 1 milyon kişi izlemezdi. Türk Popüler Sineması'nın ikinci uyanışında başrol oynayan filmlerden biri oldu. Halen daha ne zaman televizyonda gösterilse iyi ratingler elde ediyor. Tabii filmdeki bazı "cheesy" sahnelerden dolayı filmi beğenmeyenler de var. "Türkiye'de gençlik filmleri tutmaz.", "Yerli korku filmi mi, o da ne?" denilen bir dönemde o film oluştu. Bu unutulmamalı.
Ellyf: Diğer bir senaryo çalışman da  yine Yağmur-Durul Taylan ile çalıştığınız Küçük Kıyamet filmi. Okul ile kıyaslarsak hangi senaryo senin için daha tatmin edici?
Doğu: Küçük Kıyamet, Durul ile Yağmur'un kısa öyküsünden senaryoya dönüştürdüğüm bir projeydi. Okul ise kendi romanımdan. Senaryolarını karşılaştırırsam... Öncelikle seyirciler filmin senaryosu derken filmde gördüklerini düşünüyorlar, bu da çok normal. Benim için Okul'un senaryosu benim yazdığım senaryo metnidir. Ve açıkçası gurur duyduğum bir senaryodur. Tüm o yıldız oyuncuların filmde oynamayı kabul etmelerinin de sebeplerinden biridir o senaryo. Küçük Kıyamet senaryosu ise beğendiğim bir senaryo. Çok kısa bir süre içinde üzerinde çok uğraşarak, çok araştırarak, adeta kafayı yiyerek yazdığım bir senaryo. Okul filminde elde ettiğim deneyimle teknik açıdan daha "profesyonel" bir senaryo çıktı ortaya. Ama şunu söylemeli: "Küçük Kıyamet" daha çok yönetmen filmidir. Daha kısadır, daha az diyalog vardır, kelimelerin ötesinde kurulan atmosferin rolü büyüktür... O yüzden iki senaryo metnini karşılaştırırsam Okul bana daha "bana ait"miş gibi geliyor. Her iki filmin senaryolarını internet sitemden paylaşmayı istiyorum, o zaman dediklerim belki daha iyi anlaşılır.
Ellyf: Son kitabın Varolmayanlar 2011'de çıktı ve çok beğenildi. Kitapta müthiş bir hayal gücü ve kurgu var, kitabı okumayanlara birkaç cümle ile anlatmak istesen ne dersin?
Doğu: Varolmayanlar, uzun zamandır unuttuğu hayalleriyle gerçek dünyayı değiştirebileceğini fark eden bir iş adamı hakkında. Uzun zamandır kendini kaptırdığı kapitalist düzenin ve yaşam biçiminin kendisini daha zengin ama daha "ölü" kıldığının farkına varan, hayalleriyle gerçeği değiştirebileceğini anlayan bir materyalistin geçmişteki tavizlerini telafi edip, dünyayı hiç tahmin edemeyeceğimiz bir tarafa sürüklemesi hakkında. Kısacası, baktım herkes Vendetta maskesi takıyor, bizim, Türkiye'nin Vendetta'sını oluşturmaya çalıştım. Kimse "0" sembolünü üstlenmedi ama sonraki eserlerimde de "dövüş"e devam edeceğim...
Ellyf: Varolmayanlar kitabında ana karakter bir erkek. Bir sonraki romanında ana karakter bir kadın olabilir mi? Kadınları dünyayı onların gözünden anlatacak kadar iyi tanıyor musun?
Doğu: Hayalet Kitap'ın ana karakteri Güldem'di. Bütün romanı Güldem'in penceresinden öğreniyorduk. O yüzden Hayalet Kitap'ta zaten bunu yaptım. "Varolmayanlar" ise aslında erkek düzenin bir eleştirisi, o yüzden Varolmayanlar'daki gizli örgüt çoğunlukla erkeklerden oluşuyor. Kadınları iyi tanıyan yazar klişesini hiç sevmem ama Hayalet Kitap'ı okuyanlardan "kadınları ne kadar iyi anlıyorsun" sözünü çok duydum. Hatta bu sözü roman yazana kadar kimseden duymamıştım. Daha çok tam tersini duymuştum.
Ellyf: “Kar İzleri Örttü” adında farklı yazarların öykülerinden oluşan bir kitap çıktı piyasaya ve senin de kitapta bir öykün var. Bu kolektif çalışmadan bahseder misin biraz, nasıl dahil oldun, gelen tepkiler nasıl?
Doğu: Dahil olduğum Kalem Ajans ile Kırmızı Kedi Kitabevi'nin ortak bir projesi bu. İlk teklif geldiğinde derlemedeki usta isimlerden dolayı biraz endişelenmiştim. Onların yanında ezilmekten ürktüm. Bir de öykü konusunda takıntılıyım biraz. Sipariş şeklinde öykü yazılabileceğine pek inanmıyordum. Öykü dediğiniz bence birden tuhaf bir şekilde insanın aklına gelen bir şeydir. Kar İzleri Örttü'de ise bize üç öğe verildi, bunlar "yılbaşı", "kar" ve "cinayet" idi. Önce aklıma eski kompozisyon dersleri geldi. Orada da üç saçma öğe verirler, onun etrafında bir şey yazmamızı isterlerdi. Ben o kompozisyon derslerinde genelde vasat notlar alırdım. O yüzden yine vasat bir not alacak bir öykü yazarım diye korktum. Sonra o kompozisyon derslerinde en yüksek notu aldığım kompozisyonum aklıma geldi. Troleybüs yolculukları üzerineydi o yazım. Her sabah okula gitmek için bindiğim ve asla bitmesini istemediğim, içindeyken mutlu olduğum, dışarı çıktığımda mutsuz olan o kısa yolculukları düşündüm. Sonra aklıma her yılbaşından önce yaşanan "yılbaşında ne yapacağız" telaşı geldi. Macera Tüneli serisi, koyu dindarların Noel Baba nefreti... Derken bir bakmışım ki "bir öyküm var".  Ancak o zaman bu öykünün zorlama tınlamayacağına ikna oldum ve "Tabii ki yazabilirim." dedim. Bir hafta izin kullandım, sadece öyküye odaklandım. İlk taslak ortaya çıktıktan sonra da 1 ay boyunca cilasını çekerek son haline getirdim. İyi ki bu çalışmaya katılmışım diyorum şimdi. Hem çok sevdiğim yazarlarla ortak bir kitapta yer almanın gururunu yaşadım hem de çok güzel tepkiler aldım. Bu kitap sayesinde daha önce beni okumamış okurlara ulaştım.
Ellyf: Bir tarafta da müzik yazarlığı ve editörlük var. Bildiğim kadarıyla sıkı bir metal müzik dinleyicisisin, diğer müzik türleri ile aran nasıl, ne kadar takip ediyorsun?
Doğu: En sevdiğim tarz heavy metal olsa da her tarzı dinliyorum. Hayal gücümü tetikleyen, pozitif enerji veren her tarzı seviyorum. Klişe olacak ama klasik müzik de dinliyorum, hip hop da. Sadece mesleğim gereği değil, pop müzikten R&B'ye kadar her tarzı takip etmeye çalışıyorum. Son zamanlarda soundtracklerle öykü yazmanın çok keyifli olduğunu keşfettim. Bu konudaki çalışmalarım devam ediyor ama eninde sonunda bir elektro gitar takıntım var diyebiliriz. Gitar müziği önceliğim.
Ellyf: Tüm bu çalışmalarının yanında TV'de de görür olduk seni, TRT Okul'da her hafta kitap tanıtımları yapıyorsun. Tanıttığın kitapları nasıl seçiyorsun? O kitapları mutlaka okumuş olman mı gerekiyor yoksa daha önce kitaplarını okuduğun-sevdiğin bir yazarı gözü kapalı tavsiye eder misin?
Doğu: Haftalık kitap eklerini karıştırıyorum, daha çok vaktim olsaydı hangi kitapları okumak isterdim diye düşünüyorum ve ona göre seçiyorum. Farklı yaş gruplarına göre ve farklı türlerde yazılmış kitapları bir araya getirip bir denge kurmaya çalışıyorum. Her kitabı okuyarak seçemiyorum tabii ki. Her hafta beş kitap okumak, hele benim yoğunluğumda biri için imkansız. Ama okuduğum kitapları veya sevdiğim yazarların yeni kitaplarını daha ateşli bir şekilde önerdiğim fark edilebilir.
Ellyf: Karşımda hayal gücü bu kadar kuvvetli biri varken söyleşiyi bir hayalle bitirmek güzel olur. Türkiye'nin geleceği için bir hayal kurmanı istesem o hayal ne olurdu?
Doğu: Gücün, zorbalığın, dogmanın değil gerçek demokrasi, bilim ve sanatın peşinde bir Türkiye hayal ediyorum ve umut ediyorum ki "yalnız değilim".