30 Aralık 2013 Pazartesi

AYÇA AKIN

Yılın son söyleşisi, yeni yılda bambaşka ve çok daha mutlu bir hayat yaşamanız için yapıldı. Giriş çok iddialı oldu farkındayım ama söyleşiyi okuyup, konuğum Danışman Ayça Akın’ı tanıdıktan sonra belki siz de hayatınızı değiştirmek için cesur bir adım atacaksınız. Ayça Akın, çocuk yaşta yakalandığı bir hastalık nedeniyle acı dolu bir çocukluk ve gençlik geçirmiş. Hastalığı nedeniyle sahip olduğu engel hayatını bir kabusa çevirmişken, bir aydınlanma yaşamış ve hayatını 180 derece değiştirmeyi başarmış. Spiritüel düşünce tekniklerini kullanarak sadece kendi hayatını değiştirmekle kalmamış, danışmanlık vermeye başlayarak başkalarının hayatlarına da dokunmuş. Posta kutumda kendisinden gelen bir mail gördüğümde, aydınlanma sırasının bana geldiğini ve negatif düşüncelerimden kurtulmak ve hayatımı değiştirmek için bana evren tarafından bir işaret gönderildiğini düşündüm. Deneyimlerini Hadi Cesaret ve Yaşamak Şart adlı iki kitapta okuyucularıyla paylaşan Ayça Akın’ın kitapları insana umut veriyor. Ben okudum, siz de hayatınızı olumlu yönde değiştirmek isterseniz önce söyleşiyi, ardından da kitapları okumanızı tavsiye ederim.

Ellyf: Grafik tasarımı okumuşsunuz ama bunun yanında danışmanlık ve yaşam koçluğu da yapıyorsunuz. Hep merak etmişimdir nasıl yaşam koçu olunuyor, okulu falan mı var?

Ayça: Evet, doğru. Yaşam koçluğu ülkemizde aşağı yukarı 15 yıldır var olan bir olgu ve gitgide popülerliği de artmakta. Buna bağlı olarak sertifikalı koçluk eğitimi veren kurumlar da mevcut. Son zamanlarda dijital dünya çağı paralelinde online eğitim imkanları da var. Benim şahsi fikrime göre koç olmak onlarca sertifikayı edinmekle olan bir şey değil, tabii ki insanları doğru yönlendirmek adına eğitim önemli fakat koç olmak bence çok daha derin bilgiler gerektiriyor, mesela tecrübe gibi... Bir koç kendi hayatında bir şeyleri bizzat deneyimleyip içselleştirememişse, bazı olguları yaşam şekli haline getirememişse isterse yüzlerce sertifika sahibi olsun danışanlarına bir şey veremez. Sertifikalar sizi teorik olarak bir yere getirir ve bir yerlere götürür, bir koç bunlar sayesinde danışana bir yere kadar yol gösterici olabilir fakat içselleştirilmemiş, bizzat deneyimlenmemiş, bizzat içsel olarak geliştirilmemiş şeyler varsa bir yerde tıkanır. Bizim toplumumuzda şöyle bir inanış var, bir insan ne kadar diploma, sertifika vb. sahibi ise o kadar iyidir. İçi gerçekten dolu mu değil mi bakılmaz. Diplomalar, sertifikalar çoksa  tamamdır. Koçluk içi doluluk gerektirir.

Ellyf: Hangi konularda danışmanlık veriyorsunuz? Nasıl işliyor bu danışman-danışan ilişkisi? Kimler, hangi konularda danıışıyor size?

Ayça: Ben kişisel motivasyon alanında danışmanlık yapıyorum. Danışanın kendisini keşfetmesi ve kendisini kendi potansiyeliyle ortaya çıkarması, yaşamdan ne istediğini anlayıp istediklerini elde etmesi adına seanslar şeklinde kişiye özel çalışmalar yapıyoruz. Seansların sayısı danışanın farkındalığına göre değişiyor ama minumum 3 seans gerekiyor. Bana gelen danışanlarımın çoğunlukla ortak konusu özel ve sosyal ilişkiler çevresinde, kişiden kişiye farklılık gösteren sorunlar.

Ellyf: Bir yaşam koçu edinmenin bir psikoloğa gitmekten farkı nedir?

Ayça: Koçlar herhangi bir psikiyatrik rahatsızlığı olmayan kişilerle çalışır. Şimdiki zaman odaklıdır, hedeflere yönelik çalışmalar yapar. Yani danışanın neden sorusundan çok nasıl sorusunun cevabını bulmasına yardımcı olur. Bir anlamda yaşam kalitenizi arttırmak, hedeflerinize ilerlemek için her an ulaşabileceğiniz yol arkadaşınızdır. Seanslar daha samimi ortamlarda gerçekleştirilebilir. Bu koç' un ofisi olabileceği gibi, uygun ortamı olan bir cafe de olabilir, danışanın evinden, ofisinden çıkmadan online olarak da. Bu samimi, kalıplar içinde olmayan ortamlar danışanın kendisini çok daha rahat hissettirir, bu da seansın verimini arttırır. Seans süresini danışan kendi belirleyebilir. Kısaca bir çok açıdan daha esnek bir yapı hakimdir.

Ellyf: İki kitabınız var, kitap yazmaya nasıl karar verdiniz?


Ayça: 3 yaşımda doktor hatası nedeniyle sahip olduğum JRA – Juvenil Romatoid Artrit ve ilerleyen zaman içinde RA’nın yaptığı fiziksel deformasyonlara bağlı olarak gelen engelli sıfatı, içe kapanık ve asosyal bir çocuklukla ergenlik dönemi geçirmeme neden oldu. Böyle bir durumda kitaplar ve yazmak en yakın dostunuz oluyor. O dönemde hayallerimi, duygularımı mutsuzluklarımı notlar şeklinde yazıyordum. Bu bilinçaltımı yanlış kodlayıp yanlış yönlendirdiğim dönemdi. Daha sonra kuantum düşünce, çekim yasası gibi spritüel konularla tanıştım ve hayatımda ciddi anlamda değişimler olduğunu farkettim bunları da notlar halinde yazıyordum ve iki süreci de önüme koyduğumda çok fark olduğunu gördüm. Siyah ve beyaz farkı kadar farklar vardı. Ben bu durumu milattan önce ve milattan sonra diye adlandırıyorum. Günümüz kişisel gelişim kitapları size kuantum düşünceyi, çekim yasası vb. konular hakkında teknikleri anlatır fakat bu tekniklerle, uygulamalarla kim neyi değiştirmiş ya da kim ne seviyeye gelmiş pek örnek sunmazlar. Ben iki tarafı da deneyimlemiş biri olarak insanlar için cap canlı yaşayan bir örnektim. Kendimi yanlış kodladığımda ve de yanlış kodlandığımda çok şey kaybettim, hayatım kabus gibiydi fakat kendimi doğru kodlamayı öğrenince muhteşem, doyumlu bir dünyada yaşamaya başladım. İki süreci de sonuçlarıyla ve “nasıl”larıyla insanlara sunmalıydım ki insanlarda bir şeyleri değiştirip hayallerine kavuşsun, doyumlu mutlu bir hayat yaşasın, feyz alsın, cesaret bulsun.

Ellyf: Kitaplarınızı okuyanların hayatlarında nasıl bir farka yol açacağınızı düşünüyorsunuz? Kimler okumalı bu kitapları?

Ayça: “HADİ CESARET” adlı kitabımı imzalarken “Hayat güzeldir her şeye rağmen, sadece “HADİ CESARET”.” diye bir cümle kullanıyorum. “YAŞAMAK ŞART”ı imzalarken de “Tek bir yaşam şansın var, onu da kendin için yaşa, çünkü “YAŞAMAK ŞART”.” diyorum. İnsanlar cesaretlerini toplayamadıkları, kendilerini güvensiz hissettikleri, seçim yapmaları gerektiği zaman, kendilerini mutsuz hissettiklerini bu cümlelerimi hatırlayıp bir anda cesaretlerini toplayıp eyleme geçebiliyorlarmış yani bu sözler artık slogan olmuş ve bu çok mutlu edici. Kitaplarım okuyanlara “Evet, ben de yapabilirim.” gücünü veriyor çünkü karşılarında yapabilen canlı bir örnek var.  Kitaplarımı, kendi hayatlarının kaptanı olmak isteyen, çabuk vazgeçen, mutluluk ya da mutsuzluğun şans olduğuna inanan, enerjilerini yükseltmek isteyen kısaca “Ben bu hayatın tadını çıkarmak ve istediklerimi elde etmek istiyorum.” diyen herkes okumalı.

Ellyf: İlk kitabınız Hadi Cesaret'te kendi hayatınızı, hastalığınızı, hayatla mücadelenizi, dostluklarınızı, aşklarınızı, pişmanlıklarınızı, başarılarınızı kısacası herşeyi büyük bir açıklıkla anlatmışsınız. Bu anlamda sizi çok cesur buldum... Siz dönüp kitabı okuduğunuzda kendinizi çıplak gibi hissetmiyor musunuz?

Ayça: Teşekkür ederim. Hayır hissetmiyorum. O kitapta yazılanlar beni ben yapanlar, onları yaşamamış olsaydım ne o kitaplar ortaya çıkabilirdi ne de ben bugünkü bilinç seviyeme ulaşıp doyumlu bir hayat yaşabilirdim. Şu an elde ettiğim başarılar gelmezdi. Balon mutlulukla gerçek mutluluğun ne olduğunu ayırt edemezdim. Bir çok kişi zihinsel olarak hala uykuda aslında, bir ilüzyon içinde yaşıyor. Farkındalık yaşanmışlıklarla ve o yaşanmışlıkların içine, derinlerine girip keşfetmekle artıyor. Belki canınız yanıyor, keşkeler sarıyor zihninizin her köşesini, kaybediyorsunuz daha sonra kaybetmediğinizi farkediyorsunuz, keşfediyorsunuz ve bu keşif çok keyifli bir yolculuk bence. Hayat renklerden oluşuyor ve siz hayatın her rengiyle  dans ediyorsunuz. Ne mutlu ki bana bir sürü rengim var, bir hayat mücadelem var, kaybedişlerim, dibe vuruşlarım, başarılarım, aşklarım, pişmanlıklarım var.

Ellyf: Kitaplarınızda Çekim Yasası'nı kullanarak hayatınızı değiştirdiğinizi iddia ediyorsunuz, hatta bir milattan bahsediyorsunuz, nedir o milat?

Ayça: Kitabımda anlattıklarımın hepsi birer süreç ve süreçlerin toplamında bir milat oluştu, hiçbiri birbirinden ayrı tutulamaz ama tabii her insanın tokat atılmış gibi hissettiği ya da silkelendiği anlar vardır. Spritüel dilde biz buna aydınlanma zamanı deriz. Zamanınız gelmiştir ve size işaretler gönderilir. Şayet bu gerçek bir uyanışın başlangıcıysa işaretleri farkedersiniz. Bu uyanışın fitili ateşlendikten sonra basamak basamak ilerlersiniz. Benim farkındalıkla uyanışım üniversite sınavına gireceğim gün oldu. O güne kadar savaş veriyordum zihnimle, “-yapabilirsin, - saçmalama Ayça yapamazsın”  tabii ki olumsuz düşüncem baskın geliyordu, bu demek oluyordu ki (bunu tam farkındalıktan sonra anladım) ben ne kadar bu konularla ilgileniyor olsam da o fitil tam ateşlenmemişti. Ben toplu taşıma araçlarını kullanamadığım için ulaşımımı taksi ya da ailemin özel aracı ile sağlıyorum. Bir de basamak sorunum var. O gün sınav merkezine gittim. Sınava gireceğim yer tam 3 ya da 4. kattaydı. İçeriye size yardım edecek birilerini almıyorlar, o dönemlerde engelli kavramına bakış açısı da bu kadar yapıcı değildi. Kısaca ben yalnızdım. Merdivenlerin başına geldiğimde geri dönmeye karar verdim. Yapamazdım, hem yapsam da üniversite okuyup ne olacaktı ki??? Engellilerin iş dünyasındaki konumu belli. Gereksiz olacaktı, tabii o zamanki düşük bilinçle, çevresel kodlanmalar ve bireysel kodlamadan böyle düşünüyorsunuz. Saniyeler içinde bir şey oldu. Bunu kelimelere dökmem imkansız. Birileri gelip gidiyor yanımdan, bense öylece bekliyorum. “Yardımcı olalım mı?” sorularını duydum ve ben hayata karşı ilk hayır’ ımı orada verdim. Ya o merdivenleri çıkacaktım, o sınava girecektim ya da geri dönüp evde oturup hayatı izleyecektim. Hayat da böyle bir şeydi işte. Seçim yapmalıydım, risk almalıydım.  Seçim yaptım, riski aldım, işareti yakaladım ve Kadir Has Üniversitesi Grafik bölümünü kazandım, dönem birincisi olarak mezun oldum. Bugün ise uluslararası bir reklam ajansında metin yazarı olarak iş hayatıma devam ediyorum. Bunun yanısıra bir kişisel gelişim dergisi ve haber sitesinde köşe yazarıyım.
www.onlinedanisma.com’un da uzman yaşam koçuyum. BEDAV – Bedensel Engellilerle Dayanışma Vakfı kurucularından olarak danışma divanında yer almaktayım.

Ellyf: Bilmeyenler için Çekim Yasası'ndan bahsedelim mi biraz? Nedir, ne işe yarar, nasıl kullanılır?

Ayça: Tabii ki. Çekim yasası, temeli düşünce gücüne dayanan bilinçaltı ile enerji yönlendirmedir. Evren dediğimiz şeyin canlı, cansız her şeyi enerjiden oluşuyor bu bilimsel olarakta kanıtlandı, kabul edildi. Burada çok fazla bilimsel detayına girmeyeceğim fakat yalın ve özet şekilde anlatmam gerekirse insan olarak nitelendirilen bizler bir düşünceyi harekete geçirdiğimizde ortaya bir enerji çıkar. Yani bizler her birimizde olan enerji denilen olguyu düşüncelerimizle yansıtıyoruz. Zihin dediğimiz şey bir saniye bile düşünmeden duramaz bu mümkün değildir. Dolayısıyla zihnimizden her an düşünce geçtiği için sürekli bir enerji akışı olur dış dünyaya, evrene. Bu etrafınızda gördüğünüz insanlar, canlı, cansız tüm varlıklar için de geçerli. Düşünün, nasıl bir enerji topu içinde yaşıyoruz? Bu enerjilerin vibrasyon seviyeleri var. Yani güçlü – yüksek enerjiler ve zayıf – düşük enerjiler. Olumsuz düşünceler düşük enerjili oldukları için zayıf vibrasyon yayarlar. Olumlu düşünceler ise güçlü oldukları için yüksek vibrasyon yayarlar. Tüm bunlar biliçaltından meydana gelir bilinçten değil. Ve çekim yasası gereği benzer enerjiler benzer enerjilerle etkileşime girer. Dolayısıyla sizler de bu yaydığınız vibrasyon kalitesinde kişi, olay, durumları kendinize çekersiniz. Her şeyin sorumlusu bizleriz dememizin nedeni de budur. Çekim yasasının nasıl kullanılacağı öğrenilebilir. Evrenin yasalarını öğretmekle başlıyoruz. Sonra düşünce kontrolü ve bilinçaltı temizliği -  kullanımı, ardından doğru kodlamalar, çekim yasası uygulama teknikleri ve sonrasında kendi kontrolünüzde, istediğiniz gibi doyumlu, mutlu bir hayat.

Ellyf: Çekim yasası sayesinde istediğiniz herşeyi elde ettiğinizi söylüyorsunuz, ya bundan sonra bazı şeyler istediğiniz gibi gitmezse?

Ayça: “ya bundan sonra bazı şeyler istediğiniz gibi gitmezse?” Bu yanlış bir kodlama. Elbette ki karşıma yol sapakları çıkacaktır. Beni bu sapaklara götüren de düşüncelerim olacaktır. Sapağın başında seçim yapma hakkım var. Ya siyahı seçerim ya beyazı. Seçimim doğrultusunda yol beni bir yere götürecektir. Bence keyifli bir keşif.
 
Ellyf: Evren tek kelime ile konuşur o da "evet" diyorsunuz. Evren'in bize istediklerimizi verdiğini söylüyorsunuz. Evren'den kasıt ilahi bir güç mü? Zira kitapta bahsedilen istek ritüelleri bana biraz dua etmeyi anımsattı?

Ayça: Evren’den kastımız şu; canlı, cansız, insanı, bitkiyi, çiceği, böceği tüm olanı içinde barından. Tabii ki ritüellerin varış yeri belli ve tek. Onun da duaları, ritüelleri adına ne derseniz siz artık kabul etmesi için kıstasları var. Zaten bizim anlatmaya çalıştığımız varış yeri değil, varış yerine ulaştırma sürecinde yapmamız gerekenler. Sürekli şükür etmek yerine şikayet eden insanların mutlu olduklarını ya da bereket içinde olduklarını gördünüz mü? Ben görmedim. Şükür etmek yüksek vibrasyon yayar, şikayet etmekse düşük. Bunu ilahi güç olarak adlandırdığımızda da sizce hangisi kazançlı?

 
Ellyf: Kitaplarınızda sürekli olarak pozitif olmaktan ve insanları affetmekten söz ediyorsunuz. Nasıl affedeceğiz bizi üzmüş, kırmış insanları, nedir bunun yolu?
 
Ayça: Biri beni üzdüğünde, kırdığında şunu derim kendime; 5 dakika sonra başıma her şey gelebilir. Kör olabilirim, olmaz demeyin 5 dakikalık bir öfke nöbeti göz tansiyonunuzu bir anda fırlatabilir, yaşadım. Şanslıydım anında müdahale edildi, atlattım. Hepimiz trafikteyiz, bir kaza sonucu ölebilir ya da engelli konuma düşebiliriz. Tabii ki hiç biri olmasın ama bunlar gerçek ve olma olasılığı olan şeyler. Kırıldığımda, üzüldüğümde ya da karmaşık duygular yaşadığımda her an ölebiliriz ya da başıma bir şey gelebilir bunu bu kadar takmamın bir önemi var mı?” Cevap; ÖNEMİ YOK ama maalesef negatif ego dediğimiz şey bize engel oluyor. Doyumlu, mutlu bir hayat istiyorsanız affetmek zorundasınız. Affetmemek sadece kendimizi kandırdığımız koca bir ilüzyon. Affetmediğimiz kişiye bir şey olmuyor ama biz kendimize çok zarar veriyoruz. Zihinsel bir savaşa giriyoruz bu da zihin – ruh – beden ilişkisi açısından tüm dengeleri bozuyor. Düşünceler enerji yayar demiştim. Dengesi bozulmuş bir zihinden nasıl kalitede enerji çıkar ve o vibrasyonla siz nasıl şeyleri çekersiniz hayatınıza sizce? Ben bu kötülüğü kendime yapmam. Güzel ürün elde etmek için tarlanızı pisliklerden, çer çöpten temizlemeniz gerek. Güzel bir hayat içinse çer çöpten arınmış bir zihin.
 
Ellyf: Tek sorumlu düşünceleriniz, iyi ya da kötü ne yaşıyorsanız sorumlusu sizsiniz deniyor kitaplarda. Düşünce ile başımıza gelenleri nasıl ilişkilendirebiliriz?
 
Ayça: Önceki bazı soruların cevaplarında aslında bu sorunun cevabını vermiş oldum. Eklemem gerekirse, ne düşüneceğinizi seçerek ortaya çıkardığınız, yaydığınız enerjinin vibrasyonunu yani kalitesini siz belirlersiniz. Size ne ya da nasıl düşünmeniz gerektiğini, ne düşünmemeniz gerektiğini söyleyen çok bilmişler olacaktır ama onları dinleyip düşüncelerinize yön vermek sizin seçiminizdir.

 
Ellyf: Bundan sonraki planlarınız nedir? Yeni bir kitap daha gelecek mi?

Ayça: Evet üçüncü kitabın çalışmalarına başladım. Hedefim 2014’ün ilk yarısında raflara çıkarmak. Bununla birlikte seminerlerime, söyleşilerime, tv programlarına tam gaz devam edeceğim. Sürpriz projelerim de var onları da zamanı geldiğinde paylaşacağım.

13 Kasım 2013 Çarşamba

HALİL GÖKHAN

Çok sevdiğim bir film var: İncir Reçeli. Filmin hikayesinden çok mekanlarını, insanı kendiyle hesaplaşmaya sürükleyen müziklerini ama en çok da bir repliğini severim. Esas kız, esas oğlanın yazar olduğunu öğrendiğinde şöyle der: “Senin gibi yazabilmeyi çok isterdim. Bence siz yazarların kafası doğuştan güzel. Yani, yazdığınız her şeyi yaşamadığınıza göre... E.T.'nin senaristi, E.T.'yi görmüş olamaz değil mi?” Yazarlar hakkındaki fikirlerimi böylesi güzel özetleyen bu replikten yola çıkarak söyleyebilirim ki, söyleşi yaparken yanıtlarını en çok merak ettiğim kişiler yazarlardır. Zaten blogta yazarlarla yapılmış söyleşilere göz atarsanız siz de göreceksiniz ki, en sıradan sorulara bile en girift ve şaşırtıcı yanıtlar yazarlardan gelir. Yeni konuğum Halil Gökhan’ın romanlarını, özellikle Obtüratör’ü okurken de bir gün kendisiyle söyleşi yaparsak benzer yanıtlar alacağımı tahmin etmiştim. Tabii ki yanılmadım. Buyrun...
 
Ellyf: Aklınızdakileri kağıda aktarırken hangisi öykü hangisi roman olacak en başında karar verir misiniz? Yoksa işi parmaklarınıza mı bırakırsınız?

Halil Gökhan: Siz zaten güzergâhı çizmişsiniz ki çok doğru: Her şey kararla yani beyinle hissetmenin ucu olan parmaklar arasında başlayıp bitiyor. Buna bazen ilham diyoruz ve son zamanlarda yazarların da artık bir müşteri olduğu dünyada yaratıcı yazarlık olarak adlandırılıyor bu: Yazarlar okullara, derslere, atölyelere tıkıştırılıyor; egoları örseleniyor, siliniyor ve yazarlık tek bir edime indirgenmeye çalışılıyor... Hatta bunu anlamak adına ben de bu işleri bir kere yaptım, yani bu savaşa gittim... Ama oturup gördüklerimi yazmadım; ne yapılması gerektiğini anladım. Bunları diğer sorularda cevaplayabilirim sanıyorum.

Otuz yaşıma kadar sadece yazdığımı ondan sonra da ne yazılması ve yapılması gerektiğini düşündüğümü sanıyorum. Yani otuzumdan sonra başka yazarlardan ve yazı ortamından da sorumlu hissettim kendimi. Bunu yapmaya kendimi otuzuma doğru "sorunlu" hissetmekle başladım. Hiçbir şeyi ve hiç kimseyi beğenmiyorsunuz; üstelik bu sizi, çok rahatsız eden beğenmeme sorununa deva olarak kendinizi görürseniz hapı da yutuyorsunuz hemen; ki grip gibi çok çabuk yakalandığımız bir virüs bu. Kişinin kendini çok beğenmesi hep ve tek beğenmesi bir süre sonra aynayı ele geçirmesiyle mümkün oluyor. O, ayna olduğunu bilmiyor, aynadaki olduğunu sanıyor hâlâ. Aynayı ele geçirmiş, o görüntüyü değiştirmiş ve bir de üzerine onun kendisi olduğunu düşünüyor; değiştirdiğini hatırlamıyor bile. Hatta şimdi bu cümleleri söylerken bütün bu olguya bir latince kavram, bir referans, aforizma, yazar veya bilim adamı adı arayan beynimi susturuyorum. Belli ki o da o virüsü kapmış, ama iyileştirebiliyor hemen kendini: Evet, hep andığımız ve kimliğimize bulaştırdığımız kavramlar, referanslar ve hayranlıklar, o ayna haline geldiğimizi, bir tek kendimizi beğendiğimizi unutmamıza yarayan işaretler... Böylelikle o kişi, bu kitap, şu kavram ya da akım üzerinden gizleyebiliyorsunuz ki benim yazarlığın 3 içgüsüdel unsuru dediğim, yazar olmanın temel anahtarlarını özetliyor bu durum: Tevazu, mesafe ve gizem. Şu gizem hep en son aklıma gelir ve genelde hatırlayamam... Şimdi oturup bu üç unsuru ezberlemeye çalışanların olduğuna adım gibi eminim. Buradan görüyorum hepsini...:)

Ellyf: Yazarken herhangi bir kaygı taşır mısınız? Çok okunmak, çok tanınmak, çok beğenilmek ya da mesaj vermek vs. gibi?

Halil Gökhan: Hâlâ beyin ile parmak uçları arasında kaldığımıza göre, o alanın korkunun egemenliğinde olduğunu hemen söyleyebilirim. İnsanoğlu uygarlaşıp ne yapmak istedi sizce? Yani alet kullanmayı, söz vermeyi ve yalan söylemeyi icat etmek zorundaydı uygarlığı seçtikten sonra. Sonra söz verip aslında yalan söyledikleri insanlar üzerinde aletlerini kullanınca insanın en gizemli keşfi olan "savaş" ortaya çıktı. Uygarlık doğa karşısında verilmiş bir seçim. Bu seçim, basit ve temel ihtiyaçlar için kullanılsaydı sanat hiç var olmayacaktı. Yani o zaman şehirler kurmayacaktık. Deniz ve ırmak kıyılarına hiç inmeyecektik. Sanırım hep dağlık yerlerde yaşar olurduk ve bir şövaleyi koyabileceğimiz düz bir yer bulamayınca dolayısıyla sanat da olamayacaktı...:) Ama olmadı ve su kenarlarına indik, suya bakıp kendimizi görünce de beyine yeni formatını attık: Narsisizm 1.0. Bütün bunları yazdığım için tanınmayı beğenilmeyi istemediğimi sakın düşünmeyin. Ben sadece bu hastalığın tamamen benimle ilgisinin olmadığını söylemeye çalışıyorum. Ancak bunların farkına varınca bu arzularla baş etmeyi, onları dizginlemeyi başarabiliyorum. Kendimi hiç okumadığım, tanımadığım ve beğenmediğim halde bütün bunları gerçekten istediğim konusunda da cidden çok şüpheliyim. Yazarken kendime engel olamamama -öfkeme, hayal kırıklıklarıma, gerçeği söyleme isteklerime ve gerçeği anlamaya çabalamama- hissi dışında da hiçbir şeyin etkisinde olduğumu gözlemlemiş değilim şimdiye kadar.

Ellyf: “Marifet iltifata tabidir.” diye sevdiğim bir atasözü var. Siz de çalışmalarınızla çeşitli ödüller almış birisiniz. Aldığınız ödüllerin yazın hayatınız üzerinde ne gibi etkileri oldu?

Halil Gökhan: Hiçbir birinciliğim olmadı hayatımda. Birincilikler de sanırım aldıktan sonra "ya seneye başkası da bu ödülü alırsa" gibi bir korkunun baş göstermesi gereken zafer anlarıdır veya ben erişemediğim için mundar geliyordur emin değilim...:) Aslında siz ne yaptığınızı iyi biliyorsunuzdur mutlaka. Ödüller de bunu ne kadar iyi yaptığınız konusunda size bilgi verebilir. Tanıtım ve medya kıtlığı zamanlarında ödüller belki de birinci dereceden iyi araçlardı... Yoksa çok eser ve eser sahibinin olmadığı zamanlarda ödüllerin çok etkin, çok eserin olduğu zamanlarda da etkisiz olması düşüncesini nasıl açıklayabiliriz ki?

Ellyf: Kitaplarınıza göz atarken hem hikayeleriniz hem de kurgunuz nedeniyle sanki kitapların herkes tarafından okunmasını istemiyormuşsunuz, sadece belirli bir kitlenin anlamasını istiyormuşsunuz hissine kapıldım. Var mı böyle bir şey? Hedef kitleniz kimlerden oluşuyor mesela?

Halil Gökhan: Kronoloji terimini bu gibi konularda kullanmayı çok severim. Ama son yıllarda daha çok makronoloji, mikronoloji gibi ayrımlara daha çok inanmaya başladım. Eskiden buna taşra/metropol ayrımı da denirdi. Ve şimdi neresi taşra neresi metropol çok karıştığı için de yine kronoloji diyeceğimi sanıyorum açıklamak için... Sanırım sanatçının o esinlenme ânı, ki çok uzun bir an'dır bu; kendi içinde kronolojik yer tespiti bilgilerini de içeriyor. O yer ki neyi nasıl ne zaman vereceğiniz konusunda sizi çok iyi yönlendirebiliyor. Buna ilk önce kendi tipinizle başlıyorsunuz. Yani 'ben nasıl bir tipim ne yapacağım ne yapsam iyi olur bu tipe uygun olarak'larla başlayıp devam eden sorgulamalar... El feneri mi idare lambası mı deniz feneri yoksa güneş mi... O zaman sanırım aydınlatma imkânlarınızı da siz belirliyorsunuz. Yerine göre el feneri karanlık bir odada sizi güneş ışığına ulaştıracak pencerenin yerini bulmanıza da yarayabilir ya da idare lambasını devirirsiniz ve evde, işte okulda yangın çıkar ve sevmediklerinizden kurtulursunuz. O tiple her şey söyleniyorsa neden her şey yapılmasın? :) Ben elimdeki ışık cihazını açıyorum ve sonrası o ışığı görüp alanların, görmeyip karanlıkta kalanların ya da karanlıktan dünyanın en güzel aydınlığını yaratanların işi... Yani meçhul okuyucuların.

Ellyf: Obtüratör adlı romanınızın baş karakteri bir sabah uyandığında kadınları göremediğini fark ediyor. Siz böyle bir durumla karşı karşıya kalsaydınız bunu bir ödül olarak mı değerlendirirdiniz yoksa bir ceza olarak mı?

Halil Gökhan: Obtüratör'ü bitirdiğimde bunun bir roman dizisi olduğunu ve ilk yerine son kitabı yazmış olduğum hissine kapıldım. Bunu bir ceza olarak değerlendirirsek o romanı yazmaya başlamam neydi o halde?.. Bence cezalar, ödülleri iyi kullanamayanlara verilmeli. Ödül alanların, ödüllülerin bir görev ve sorumluluk olduğunu hatırlamalıyız her zaman. Nedensiz gibi görülen ödüllerde bile bir senaryo gizlidir. O ışığı iyi taşıyamaz ve her yeri yakarsanız cezanız kesilmeli. Obtüratör de bunu böyle yapmayanların cezalandırıldığı bir dünyada geçiyor. Sanırım ben öyle bir dünyada yaşıyorum. Kadınları hangimiz iyi tanıyoruz? Nasıl tanıyabiliriz ki?  Dünya eğer bir cehennemse bunun erkekler için olduğu kesin. Bir koşulla: Erkekler bunun farkında mı? Egemenlik oyunlarının bu cezayı unutma yöntemleri olduğunu düşünüyorum. Buradan bakarsak biyolojik cinsiyetim erkekse de ben kültürel cinsiyetin yani sanatçılığın konuşulması ve o söylemin de var olması gerektiğini görüyorum. Varsa ve verilecekse savaşların bu kültürel cinsiyetlerde olması gerektiğini savunuyorum. Erkek ve kadın biyolojisinde köken arayan her türlü kolaycılığa karşıyım ve söz sanatını kötüye kullanan siyaset, hukuk, reklam vb. bütün kimliklerin bu eylemlerine karşı sanatın en büyük ceza olduğunu da biliyorum: Yoksa bu kadar banka, parti, şirket ya da kurum sanatı satın almaya çalışmazlardı. Onlar sanatı aldıklarını düşünürken aslında sanatçıları kiraladıklarını bilmiyorlar.

Ellyf: Yayıncılık ve editörlük yönünüz de var. Öykü ve şiir antolojileri hazırlıyorsunuz. Bu yayınlarla amaçlanan nedir? Ne kadar edebi, ne kadar ticari bir bakış var işin geri planında?

Halil Gökhan: 30 yaşımda şuna karar vermem gerekiyordu: Ya bana verilmiş olan bu yetenekleri "aman ne de güzel adam olacağım ben" diyerek kendime saklamak ve işin tadını  kaçırmak -tabii diğerlerinin de; ya da 'otuzuma geldim daha adam olamadım' diyerek bununla hesaplaşmak... Bir de neler yazacağım ne kadar yazabileceğim muhasebesi vardı. Her kuşak bunu hisseder mi bilmiyorum, ama o meşhur "bizden sonra" benmerkecilliğiyle söyleyecek olursam usta-çırak ilişkisi kırıldı. Hatta bizde kırıldı, belki de biz kırdık. Batı uzun zamandır bu ilişkiyi akımlarla, manifestolarla yürütürken bizse ustadan daha çok şey bekler olduk. Bu da ustaları bitiren şeydi bence. Üstelik ustaları hapishanede olan ustaların çıraklarıysanız işiniz daha da feci ve çırakların hapiste ustaların da kayıp, korkmuş oldukları dönemleri hatırlayacak olursak zorluklarımız daha iyi anlaşılacaktır sanıyorum... Belki de tüm bunlar bizi kitap editörü, yayıncısı da yapan şeylerdir. Belki hâlâ ustasızlığın yasındayızdır. İneceğimiz durağı bile soracak kimse bulamazken, nereyi gittiğimizi bile unutmuşken, trende olmak yerine tren oldunuz mu hiç? Kitaplar yazarken kendini kitaplarda bulanları mı istersiniz ya da kitaplar yazacakken kitaplara konu olanları mı? Kendi hesabıma şaşkınım: Daha bir 25 sene gider diyordum böyle; sorularınızdan devamlı kaçıyormuşum gibi geliyor bana, ama kendimi yalnız terkedilmiş hissediyorum böyle sorular karşısında...

Ellyf: Altay Öktem ile birlikte hazırladığınız Kara Şiir Antolojisi’nden bahsetmek isterim biraz. Kitabın önsözünden anladığım kadarıyla sizleri çok heyecanlandıran bir projeymiş. Kimlerin şiirleri var bu kitapta, edebiyat dünyasına ne gibi bir katkısı olacak Kara Şiir Antolojisi’nin?

Halil Gökhan: "Hiç bana o projeden bahsetmeyin, gözüm görmesin onu; hele o Altay (Halil) var ya..." deseydik eminim o antolojinin hakkını daha çok verirdik Altay'la.. Yazık ki öyle olmadı (burada HG gülümser)... Başına "kara" gelen hemen hemen bütün sanat disiplinleri ve diğer kavramlarda gerçekte şu yazılıdır: "Benden sonra gelen o kelime adına eser yapanların beyazlarına dikkat et yoksa çok çekersin!" Beyaz yazarlardan, beyaz şiirden, beyaz sanattan bahsediyorum. Beyazlığın üzerinde ne yaparsanız çirkin görünür. Bir tek kendisiyle iyi görünendir beyaz. Yalıtılmıştır, geçişsizdir ve bütün renkleri soğurur, dışlar. Siyah kötüyse de beyaz daha da kötüdür. Yani yıkanmış, filtre edilmiş; rafine, pastörize ve dezenfektedir. Zararsız ve yararsızdır. Kendisi için vardır. Beyaz yazarlarımızı, sanatçılarımızı, ortamlarımızı bilmem ismen saymama gerek var mı? Bu tanımları söylemesem de yerine isimleri söylesem "onlar kötüdür" desem hepsi kalkıp bana neden diyecekti ve ben soruların önceden bilinerek cevapların saptırıldığı bu devirde bu yöntemle doğrudan cevapları veriyorum. Hepinize 100 afferin... Şu da var: Onların kitap olarak yazdıkları mektuplarda sadece kendi adları var alıcı hanesinde. Gönderen'se mevk-i libido olarak mevcut. Nokta. Bunları çok konuşanın da onlardan olduğu sınıra yaklaşmış bulunuyorum susayım en iyisi... Kara Şiir Antolojisi'ni de bu çerçevede, şiirin bugün ne olmadığını söyleyen tek şey olduğunu söylemek istiyorum son olarak.

Ellyf: Bir yayıncı olarak hangi kitabın ne kadar ilgi göreceğini piyasaya çıkmadan tahmin edebiliyor musunuz? Satılmasa da basılmalı dediğiniz çalışmalar oluyor mu?

Halil Gökhan: Avcılar, av varsa diye ava gitmezler; onlar sadece avlanmaya giderler... Yazar ve yayıncının, kimlikleri, sınırları her ne kadar birbirine karışsa da, ki son zamanlarda bunun yeni başlayan bir diyalog olduğunu söylemek istiyorum; birbirleriyle alıp verecekleri çok şey var her zaman için. Hele ki derin sözlerin yüzeyde boğulduğu son iletişimli sosyalli medyalı yıllarda... Yayıncı da yazar da, bin okur kapılarına gelip "şunu yaz alacağız" deseler de onu yazmayacak kişiler olmaları gerekir. Bu bir sınav değil, bir yöntem... Çünkü onu yazsan da o bin okur sen onun dediğini yazdın diye yarın seni okumayabilir. Okurla ya da avla sözleşme olmaz. O yüzden sadece ava değil avlanmaya gitmek gerekir; sen ava gidersen av bunu duyar asıl o zaman kaçar. Avlanmak istemeyeni avlayamazsın. Tabii bu av meselesi metaforik. Başına "t" koyarak da durumu anlamayı deneyebiliriz... Önceki sorudan da hareketle hani bir usta çıksa dese ki "sen yaz evlat, sen yazdıkça okunursun; başka da bir yol yoktur; sadece yaz," elini öpsem de hani nerde o usta... Ve okurdan hiç usta olur mu okur sözleri dinlenir mi hiç? Sanmıyorum...
Diğer taraftan sorunun mesleki yönlerini, halka açık bir mecrada yayın yaptığımız için söyleyemiyorum... Bunların yayınladığımız kitaplardan görmek, anlamak ve yeni bileşimlere ulaşmak daha doğal ve saygın geliyor bana...

Ellyf: Birkaç yıldır kitapların hatta edebiyatçıların reklamı yapılır oldu. Hem bir edebiyatçı hem bir yayıncı olarak ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Halil Gökhan: 1980'lerde bu soruyu sorsaydınız şiddetli bir onay cevabı alır ve volümü de yükseltilmiş bulurdunuz elbette. Bugün reklamdan kimsenin gocunduğunu düşünmüyorum hatta reklamın kötüsüne talep daha fazla adeta... Bu konuda "müşteri iletişim"cilerinin söyleyeceği çok şey olabilir, fakat onlar bizim ölü ruh dediğimiz yapılmış bitmiş, satışa hep hazır, hep aynı olan ürün için geçerli... Çıkan bir kitap, geleceğe dair şeyler söyler, insanın yaptıklarına, olduklarına bakarak. Şiirin neden öyle söz sanatlı, çok değişken, akademiklerin tabiri ile "metatextuel" olduğunu sanıyorsunuz? Çünkü o ritim ve tınıda, o melodi ve armonide geleceği sadece bilme değil, geleceği oluşturma tekniği de yatar. Günlük dille ve bilgiyle geleceği göremezsiniz. Bunun için kimi zaman şiir yazmalısınız, roman yazmalısınız, deneme yazmalısınız. Bir şeyi okuyarak öğrenebilirsiniz; yazarak daha fazlasını öğrenmeniz mümkündür... Yazdığınızda bilmenin geleceğe dair kaynaklarına ulaşırsınız. O sebepten ürün değil eser dememiz gerekmektedir. Bitmemiş, bitmiş ya da henüz yapılmamış: Eser.

Ellyf: Son sorum kitaplarınızın arasında en çok dikkatimi çeken “Nasıl Yazıyorlar?” ile ilgili. Kitapta  40 yazar ile yapılmış söyleşiler var. Bir yazar olarak başka yazarların çalışma odalarına girmek nasıl bir deneyimdi?

Halil Gökhan: Ben o kitabı, yeni yazarların ustaların çalışma odalarına, kafalarının hayatlarının ve dolayısıyla kendi hayatlarına girmeyi öğrenmeleri amacıyla yapmıştım. Kitabı hazırlamaya başlamam, resmi olarak yayıncılık işine girmemden çok önceye denk düşer. O dönemde iyi saydığım yayıncılarla bu projeyi gerçekleştirmek üzere yola çıkmıştım; elbette onlardan ilgi görmedim, çünkü kendi kataloglarını koruma, hoş tutma ödevleri de vardı ve elbette bağımsız yazar devri çoktan geçmişti... Ben de bağımlı olmayı öğrenememiştim ve kendi işime yazarlarıma, fikirlerime bağımlı olmayı istediğimi anladıktan sonra Kafekültür Yayıncılık'ı kurdum (www.kafekitap.com). Kafekültür bir üst başlık... Bu başlığın altında yazar hakları, kitap yayıncılığı, dergicilik, web kültür yayıncılığı ve Türkiye Yazarlar Akademisi projemde  dahil olmak üzere toplamda beş temel çalışma düzeni bulunuyor. Bunu bu kadar "yaymamın" sebebi yapılacak çok şeyin, ama imkânlarınsa çok sınırlı olduğu bir dönemimde bulunmamdan kaynaklanıyor. İmkânlardan daha fazla medet ummayı bıraktığım için de çok şey yapmanın bana güç vereceğini hissetmiş olmalıyım... Bugün keşiflerini kanıtladığımız iyi şeyler geçmişte tamamen birer hayaldi. Ve şunu gördüm hayatımda: Yapılan her iyi şeyi en başta adamakıllı hayal etmiş olman gerekir. Onun yapılmasını istemeden daha, yapılacağını bilmeden... Bir de yaptığımız işlerin sadece iyi olmaları geçmişte olduğu gibi güçlü olmaları, ilerlemeleri ve kalıcı olmaları için yetmiyor. Bunun nedeni bugün hedeflerimizin, amaçlarımızın daha büyük olması... Bu sebeple, birçok yönden çalışmalarımızı desteklememiz, test etmemiz, onların kalıcılığı için daha çok düşünmemiz ve çalışmamız gerekiyor. Bir kitap sadece bir kitap değil artık... Hiç kimse en az 3-4 medyada duymadığı görmediği şeye inanmaz, anlamaz oldu... Bunun nedeni seçeneklerin çoğalması ve olasılık optimizasyonu değil; tam tersine yalanların, kötülüklerin daha çok örgütlenmesi; daha fazla medyada yer etmek istemeleri ve onları ele geçirmeleri... Bu medyalardan birisi de kitap artık... Kafekültür ile daha çok hayalde kalan şeyler olması ve geleceğin asla bitmemesi için çalışmayı alışkanlık haline getirmeyi düşünüyorum kendi adıma, en azından... Bunu kurumlaştırmamın sebebi giderek daha çok etkenin denetimine ihtiyaç duymam. Önceleri 2-3 ayda bir yön ayarlaması yapar, hayatta yaptıklarımdan sapmalarımı düzeltirdim; şimdi ise bunu günlük hatta saatlik yapıyorum; zira daha çok konu, kişi ve söz'den sorumluyum... Çok seviyorum bu işi...:)

30 Ağustos 2013 Cuma

UĞUR ARSLAN


Çok yönlü insanları severim, hayata daha geniş bir pencereden baktıklarına inanırım. Yeni konuğum ünlü televizyoncu Uğur Arslan da, zaman zaman onu takip edenlerin kafasını karıştıracak kadar çok yönlü biri. Teknik eğitim almış ancak sonrasında bununla yetinmeyip yönetmenliğe merak salmış. Biz ise kendisini sunucu olarak tanıdık. Sonrasında şair, oyuncu, yazar hatta şarkıcı... Son yıllarda ise Uğur Arslan adı sunuculuğunu yaptığı Su Gibi adlı evlilik programı ile özdeşleşmiş durumda. Kimileri evlilik programlarını çok ciddiye alsa da ben daha çok  eğlenceli bulmuşumdur. Hiç izlememiş olanlar çok şey kaybetmiş demektir benden söylemesi. Bu yıl ekrana veda eden evlilik programını konuşmak için kendisiyle zaten söyleşmek isiyordum ancak bir de üstüne aşkın kanununu yeniden yazan bir kitap çıkarınca söyleşmek farz oldu. Hoş, kendisinin yoğun programı nedeniyle de oldukça zor oldu. Neyse, ne demişler; zor yoktur, imkansız biraz zamanımı alır. Buyrunuz…


Ellyf: Makina bölümünden mezun olmuşsunuz, ardından hayalinizdeki mesleği yapmak üzere radyo sunuculuğunu denemişsiniz. Sonrasında yolunuz Kanal 7 ile nasıl kesişti?

Uğur: Televizyonla ilgili bir dizi projelerim vardı. Bunları hayata geçirmek ve severek yaptığım işi onun sahibi olan izleyicilere ulaştırmak hedefindeydim her zaman. Dolayısıyla kurumlarla da projeler ve hedefler segmentinde buluşarak yol aldık.

Ellyf: New York Film Akademisi’nde de yönetmenlik eğitimi almışsınız. Biz sizi daha çok yapımcı ve sunucu olarak tanıyoruz, önümüzdeki dönemde yönetmenlik adına işler yapmayı düşünüyor musunuz?

Uğur: Ben çok uzun zamandır dizi ve sinema alanında projeler üzerinde çalışmaya devam ediyorum. Senaryoları yazılan dizi ve filmlerle ilgili aylardır ekibimle mesai yapıyoruz. Onlara göre bizim şimdiye kadar çoktan dizi ve sinemada yol kat etmiş olmamız gerekiyor ancak benim kendimi tam anlamıyla hazır hissetmek ve doğru zamanda doğru işin içinde yer almak tavrım, zamanı da daha bonkörce kullanmama neden oluyor. Heyecanla ve aceleyle işlere kalkışmayı sevmiyorum. Heyecan benim için tipik bir panik halidir. Panik insanın kolay hata yapmasına ve kolay yanılmasına neden olabilir. Temkinli ve güvenli adımlarla yürümeyi daha çok tercih ediyorum,  tabii bu benim daha uzun zamanlarıma mal olsa da. Oyunculuk ve eğitimini aldığım yönetmenlik de benim üzerinde temkinli adımlar attığım ancak hayata  geçirmeyi çok istediğim işlerim… Şu sıralar senaryoları yazılan dizi ve filmleri sanırım bu yıl daha iyi değerlendirmeye başlayacağız. Benim için de, izleyiciler için de sanırım sürprizli bir yıl geçireceğiz.  

Ellyf: Şiir kitaplarınız var hatta şiir albümü de yaptınız. Şiirin hayatınızdaki yeri nedir?

Uğur: Benim hayatımda edebiyatın çok özel ve güçlü bir yeri vardır. Romanda, şiirde, mektupta, not kağıtlarında ya da defterlerde yazarak var olmak ve anlam bulmak, internetin sosyal aleminde kelimelerle anlamsızlaşmaktan çok daha kıymetli benim için. Ben de sosyal alemin nimetlerinden faydalananlardanım tabii ki fakat orada kendimi suya yazar gibi hissediyorum. Silinip unutulmak üzere konuştuğumu düşünüyorum hep. Bu yüzden internette yazarken kelimelerimle sürekli vedalaşırken, kağıtlara yazdıklarımla selamlaşırım. “Yazmak” bende değer bulmak ve bu değeri okuyucuyla paylaşarak ona transfer etmektir. Benim bu alışverişten vazgeçmem mümkün değil.

Ellyf: 2008’den beri Su Gibi adlı evlilik programını sunuyorsunuz. Program bu yıl ekrana veda etti, bundan sonra ne gibi projeleriniz olacak?

Uğur: Bu yıl da televizyon programı yapmak fikri var tabii ki projelerim arasında. Ancak dediğim gibi bu konuda oldukça hassasım. Üzerine düşündüğüm bir iki tane televizyon programı projem var. Nitelikli ve başarılı olacağına ikna olduğum an beni zaten erkanlarda görürsünüz. Programın yanı sıra dizi ve film de yapmak istiyorum bu yıl. Yapımcı, oyuncu ve yönetmen olarak hayata geçirmeyi planladığım, izleyicinin de şaşıracağı ancak keyifli ve eğlenceli bulacağını umduğum işlerimi onlarla buluşturmak ve reaksiyonlarını görmek istiyorum. Uzun zamandır yazdığım kitabımı tamamladım. Kalemim her zaman olduğu gibi bu yıl da yine elimde ve gönlümde olacak. Okuyucunun beklentilerinin üstünde, sürpriz içerikli ve dünyanın pek çok ülkesinde farklı dillere çevrilerek basılacak olan bir kitabım da geliyor yakında. Bereketli, yoğun ve başarılı bir dönem başlıyor yine bizim için.

Ellyf: Evlilik programlarına katılan insanların ne kadar gerçek karakterler olduğu konusunda soru işaretleri var çoğu kişinin kafasında. Programda yaşananlar ne kadar gerçek? Sadece ekranda görünmek, kendince ünlü olmak için katılan insanlar var mı?

Uğur: Bu içerikteki diğer programları bilemem ama en azından kendi yaptığım evlilik programı için tamamen gerçek diyebilirim. Stüdyoya, ajanslardan insanları toplayıp orada tiyatro oynamadık. İzleyici ne gördüyse biz de o an onu gördük ve tecrübe ettik. Her şeyi izleyiciyle birlikte izledik biz de. Kafasında soru işaretleri olanların mutlaka tespit ettikleri durumlar vardır bu içerikteki programlarla ilgili, belki haklı da olabilirler bilemiyorum. Sadece kendi yaptığım işle ilgili konuşabilirim. Benim işimde kurgu yoktu. Ekrana farklı niyetlerle çıkan insanlar tabii ki olabilir. Kimsenin amacının ne olduğunu gözünün içine bakıp okuyamazsınız ancak bütün iyi ya da kötü niyetler kendilerini gayet hızlı gösterirler. Bunu programcı da izleyici de bir süre sonra fark edip o kişinin bu suistimali yapmasına izin vermez.   

Ellyf: “Benzemez Kimse Sana” programında kılıktan kılığa girdiniz ve hem sesiniz hem de taklit performansınız çok beğenildi. Programa katılmak sizin profilinizde ve duruşunuzda biri için riskli değil miydi?

Uğur: Başaramayacağımı bildiğim halde bu programda yer almak için ısrar etseydim eğer çok büyük bir risk almış olurdum haklısınız. Ben yapabileceğimi, üstelik bunun için çok çalıştığım takdirde elimden gelenin en iyisini ortaya koyabileceğimi biliyordum zaten. Kendime, oyunculuğuma, birikimime ve en önemlisi beni seven insanların gücüne çok güveniyordum. İşimde son derece temkinli, ağır adımlı, sorgulayıcı ve seçici biri olduğum halde gözlerimi kapayıp kuyuya atmadım kendimi. O program benim bilinçli tercihimdi. Madem teklif aldım o halde kabul edeyim de hayatıma renk gelsin diyerek bulunmadım orada. Sesimin, oyunculuğumun, taklit yeteneğimin ve sınırlarımın çok farkındaydım. Henüz kimselere göstermediğim ve paylaşma imkanı bulamadığım cebimdeki sürprizleri küçücük de olsa sunmak istedim o kadar. Benim için de iyi bir antreman oldu.

Ellyf: Programda hiç kadın bir sanatçıyı taklit etmediniz. Bu bilinçli bir tercih miydi yoksa öyle mi denk geldi?

Uğur: Taklidini yapacağımız isimleri biz belirlemiyorduk orada kura çekiliyordu ve kim denk gelirse o hafta ona çalışıyorduk. Dolayısıyla bana kadın karakter denk gelmedi. Eğer kadın bir sanatçıyı canlandırmam söz konusu olsaydı  programı terk etmeye kalkmazdım tabii ki, doğal olarak orada bulunan herkes gibi ben de paşa paşa çalışıp en iyisini ortaya koymak için elimden geleni yapacaktım. Benim canlandıracağım karakterlerle ilgili bir kompleksim yok. Başkalarının varsa bu onlar için bir sorun teşkil edebilir ancak. Orada olmayı seçtiysem, o işi yapmaya ikna olduysam hakkını vermeye de razıyım demektir.

Ellyf: Deniz Feneri programı ile sahip olduğunuz izleyici kitlesi, evlilik programı ve Benzemez Kimse Sana gibi programlarda sizi görünce nasıl tepki verdi? Ahmet Hakan da sizin gibi ilk olarak Kanal 7’de adını duyurmuştu sonrasında izlediği çizgi nedeniyle çok eleştirildi. Siz de benzer eleştiriler aldınız mı?

Uğur: Bu bahsettiğiniz çizgileri kim koyuyor ben bilmiyorum böyle çizgiler gerçekten var mı inanın ben onun da farkında değilim. Kurumlara göre şekil ve çizgi takınarak olmadığım insan gibi davranmak benim üzerime çok oturmayan bir karakter hali. Başkalarının beni görmek ve tanımak istediği şekillere girerek sürekli tavır ve duruş değiştirerek yaşamak bence kendine ve izleyiciye karşı yapabileceğin en büyük saygısızlık… Ben kimseden tepki görmedim. Eleştiri almadım. Zaten ortada tepki gösterecek bir durum da yok. Ben ekran adamıyım. Yaptığım işin şov yönünü göremeyecek, eğlencesini ve kurgusunun farkında olamayacak düzeyde insanlarla çok şükür ki karşılaşmadım henüz.

Ellyf: “Aşkın Kanununu Yazsam Yeniden” adıyla bir kitabınız çıktı piyasaya. Şiir kitaplarından sonra böyle bir kitap yazma fikri nereden geldi aklınıza? Evlilik programının bir getirisi mi?

Uğur: Tabii ki yaklaşık 8 yıldır her yaştan, her ekonomik ve sosyal seviyeden, her coğrafi kültürden, her eğitim düzeyinden sayısız kadın ve erkek ilişkilerine birinci dereceden tanıklık ettim.  Sekiz yıl boyunca işimin bir parçası olarak bu deneyimi kendim için meslek gibi değerlendirdim. Kadın-erkek ilişkileriyle ilgili sayısız malzeme ve veri toplamıştım. Yüzlerce insanın deneyimlerinden, sosyal ve bilimsel araştırmalardan derlenerek oluşturulan bir kitaptır o. Sıradan ilişki tüyolarının verildiği cep kitapları gibi değildir.

Ellyf: Kendinizi aşkın kanununu yeniden yazacak kadar aşk konusunda bilgi ve deneyim sahibi görüyor musunuz?

Uğur: Ben o kitabı yazdım bile zaten. Şuan piyasada. Gayet de güzel bir satış grafiği var. Kitaplar sadece deneyimlerle yazılmazlar. Hiçbir roman ya da hiçbir şiir sadece yazan kişinin tecrübelerinden ibaret değildir. Yazmak duyargalarının açıklığıyla doğru orantılıdır. Ne kadar çok görür, duyar, hisseder, araştırır, peşine düşer, koklar, teneffüs eder, sezer, düşünür, sentezlerseniz o oranda yazı üretmeye de başlarsınız. Bu kitap böylesi bir yolculuktan sonra ortaya çıktı. Herkes sadece kendi aşk hayatındaki deneyimlerini anlattığı kitapları yazsa sizce ortaya nasıl bir çorba çıkardı?  Bence lezzetsiz, kötü ve zehirleyici olurdu.

Ellyf: Muhafazakar bir ailede büyümüşsünüz. Aileniz yaptığınız işler konusunda sizi eleştirir mi?

Uğur: Benim ailem muhafazakar bir ailedir yobaz değil. Sevgi dolu, anlayışlı, merhametli ve gönül kapıları sonsuz açık bir ailem vardır. Hayatımın her döneminde, her kararımda, her adımımda, her yanlışımda, her başarımda, her yere düşüşümde her yerden kalkışımda, her ağladığımda ve her mutluluğumda omzumda ellerini gördüm.

Ellyf: Muhafazakar kesimin beyaz atlı prensi iken evlenmeniz bayan hayranlarınızın sayısında bir değişikliğe neden oldu mu?

Uğur: Evet oldu. Beni daha çok sevdiklerini ve desteklediklerini gördüm. Ben “fan” sahibi bir insan değilim. Öyle kulüpler, sanatçı fan’ları gibi örgütlerim yok. Beni seven, destekleyen, yaptıklarımı değerlendiren, benim de görüşlerine ve varlıklarına kıymet verdiğim “insanlarım” var benim. Fan biriktirmek yerine insan biriktirmeyi tercih ediyorum. 

Ellyf: Çocuklarınızın da ekran önünde bir meslek yapmalarını ister misiniz?

Uğur: Ben çocuklarımın, “çok sevmek” koşuyla kendilerini iyi ve doğru ifade edebildikleri işleri yapmalarını isterim. Çok sevdikleri sürece yaptıkları işte sadece başarılı değil aynı zamanda mutlu da olacaklardır, tıpkı benim yaptığım gibi.