30 Kasım 2012 Cuma

SELÇUK BAYRAKTAROĞLU

Dans denince ortalama Türk kadınının aklına ilk olarak oryantal gelmesi, ortalama Türk erkeğinin ise hayatında ilk ve son defa düğününde dans ediyor olması, dans kavramının toplum için henüz ne kadar ham olduğunun kanıtları adeta. Göbek dansı tutkunu kadınlarımız kına gecesiydi, düğündü, altın günüydü derken oryantal pratiği yapacak çokca fırsat yakalasa da diğer danslar konusunda çekingen kalıyorlar. Hal böyleyken düğünlerdeki ilk dans ritüeli çoğunluk için bir kabus halini alıyor. Son yıllarda ilk dans sırasında rezil olmak istemeyen çiftler düğün öncesi dans kurslarının kapısını aşındırsa da sonuç maalesef herkes için çok da parlak değil. Üzerindeki smokin ile vals yapmaya çalışan zavallı damatlar, kabarık tarlatanlı gelinlikleri ile ancak bir kukla gibi hareket edebilen eşleriyle nasıl da komik bir görüntü oluşturuyorlar. Üstelik damat adaylarını o kursa götürmenin nasıl bir başarı olduğunu benim gibi yaşayarak öğrenenler için, dansa merak salmış bir erkeğin dans konusundaki düşünceleri ciddi bir merak konusu olabilir. Merak edenler için dans tutkunu Selçuk Bayraktaroğlu ile söyleştim. Kendisi her ne kadar dansı bir hobi olarak tanımlasa da, dans çoktan yaşamının ayrılmaz bir parçası olmuş durumda. Öyle ki tatil rotalarını bile dans workshopu bulabileceği ülkeler üzerine kurguluyormuş. Kıssadan hisse; hem keyifli hem sportif bir uğraş arayanlara duyurulur, belki de hayatınızdaki boşluğu dolduracak uğraş budur! Hem düğününüzde de yardımı dokunur... :)
Ellyf: Gerçekte mühendissin ve aktif olarak mesleğini yapıyorsun. Bir yanda da dans konusundaki çalışmaların var, nasıl başladın dans etmeye, hikayeni anlatır mısın?
Selçuk: Dans etmek aslında her zaman içinde olduğum, ilgi duyduğum bir hobiydi. Üniversite yıllarımda Yıldız Teknik Üniversitesi Dans Kulübü öğrencisiydim. O yıllarda derslerden kalan boş zamanlarımda dans eder, dans gecelerine katılırdım. Profesyonel hayata ilk adım attığımda, zaman planlamasında sıkıntılar yaşadım ve hobilerime gerekli zamanı ayıramadım. Bir dönem ara verdiğim dans, daha sonra bir arkadaşımın Tan Sağtürk Akademi’de eğitmenlik yapmasıyla tekrardan hayatıma girdi. Son 3 yıldır düzenli olarak bu hobime zaman ayırıyorum.
Ellyf: İş yaşamı ve dans... İkisini bir arada nasıl idare ediyorsun?
Selçuk: İdare etmek olarak düşünmemek lazım aslında. Dans etmek, iş hayatımdaki performansıma olumlu yansıyor. Gün içinde yaşadığım stres ve zihin yorgunluğunu dans ederek aşmış oluyorum. Bir taraftan kişisel gelişimime katkıda bulunurken, diğer taraftan da fiziksel olarak bir spor aktivitesinin içinde yer alıyorum. Benim üstüme düşen tek görev yeterli zaman ayırmak, inanın insan isteyince boş zaman yaratabiliyor.
Ellyf: Dans senin için sadece bir hobi ya da uğraş mı yoksa daha ötesi mi, nasıl tanımlarsın?
Selçuk: Sadece hobi olarak ilgileniyorum, ama ne kadar hobi de olsa belirli hedefleri koymadığınız sürece gelişim sağlayamıyorsunuz. Bir hedef doğrultusunda hobinizle uğraşmak hem size konstrasyon olarak katkı sağlıyor, hem de işin sonucunda başardığınızı görmek motive ediyor.
Ellyf: En sevdiğin dans türü nedir?
Selçuk: Salon danslarından Viyana Valsi’ni çok seviyorum.
Ellyf: Dansta partnerinle uyum konusu ne kadar önemli?
Selçuk: Belirli bir performans için hazırlık yapıyorsanız, uyum çok önemli ama tabii ki çok daha efektif öğrenmek için farklı partnerlerle dans etmenin faydalı olduğunu düşünüyorum.
Ellyf: Partnerle bu kadar yakın temas halinde olunan dans ve spor gibi etkinliklerde genelde partnerler bir süre sonra sevgili olur, senin başına böyle bir şey geldi mi?
Selçuk: Benim başıma böyle bir şey gelmedi, açıkcası olsun da istemedim. Çevremde belirttiğiniz şekilde birliktelik yaşayan insanlar var ama bunun yönetilmesi zor oluyor.
Ellyf: Üniversiteden hatırlıyorum; açılan dans kurslarına genelde kızlar ilgi gösterirdi, erkekler çok rağbet etmezlerdi. Bunun sebebi ne sence?
Selçuk: Bunun birçok sebebi var aslında... Öncelikle henüz dans konusunda toplumun istenen seviyeye gelmediğini düşünüyorum. Diğer taraftan her ne kadar genç nüfusu fazla olan bir ülke de olsak, üniversite öncesi kız-erkek ilişkilerinin tam olarak oturmamasından kaynaklanıyor olabilir. Dans ederken partnerinizle yakınsınız, göz teması kurulması gerekiyor, tüm bunlar ister istemez insanlarda gerginlik yaratıyor. Erkekler baştan bu durumu reddediyor, bazıları ise dansın feminen olduğunu düşünüyor. Şunu da belirtmem gerekiyor, sayısal olarak kızların çoğunlukta olduğunu soyleyebiliriz ama, onların da birçoğu dans ederken partneriyle ilgilenmiyor. Bu konularda kendilerini biraz daha  geliştirmelerini istediğinizde, dans etmekten vazgeçebiliyorlar.
Ellyf: Dans eden insanlarda, özellikle erkeklerde, farklı bir duruş oluyor; daha dik-daha farklı yürüyorlar, nedeni nedir? Dans etmeye başladıktan sonra sende de bu yönde bir değişiklik oldu mu?
Selçuk: Dans ederek vücudunuzu tanımaya başlıyorsunuz, sahnede nasıl durmanız gerektigini öğreniyorsunuz ve bir müddet sonra bu duruş sizin için normalleşmeye başlıyor. Diğer taraftan özgüveniniz de arttığı için dışarıya böyle bir elektrik veriyorsunuz. Bana da bu anlamda çok büyük katkısı oldu diyebilirim.

Ellyf: Tan Sağtürk Dans Akademi bünyesindeki çalışmalarından bahseder misin biraz da?
Selçuk:  Üniversite yıllarından arkadaşım olan Berk Kaya sayesinde, Tan Sağtürk Akademi’de ciddi deneyimler yakalama fırsatı buldum. Tan Sağtürk Dans Okulları’nın en büyük avantajı, yıl içinde yaptığın çalışmaları, yıl sonunda izleyici karşısında sahneleyebilme fırsatı bulabilmen. Bu anlamda ilk yıl Vals, İngiliz Tango ve Salsa kareografilerinde sahneye çıkma fırsatı bulabildim. Sonraki yıl Bachata ve Cha Cha gösteri grubunda yer aldım. Bu sahne performansları kişisel gelişimime inanılmaz derecede etki etti. O büyüklükte kalabalık bir seyirci grubunun karşısına çıkmak ve grup gösterisi yapmak heyecan vericiydi. Sonrasında bu tip performanslar  için kendime olan güvenimi artırdı. Grup gösterileri, solo gösterilere kıyasla daha zor oluyor. Sahnede yerini kontrol etmek, grupla beraber harmoni içinde dans edebilmek için öncesinde ciddi zaman ayırıp çalışmalar yapmak gerekiyor. Sonuç itibariyla bir işi bir ekiple beraber başarmak, inanılmaz mutluluk verici bir duygu. Herkesin yaşaması gereken bir tecrübe. En son olarak, TV’de yayınlanan ve Mehmet Aslantuğ’un başrolünde olduğu  Veda dizisinde bir balo sahnesinde Vals yaptım. Kendimi televizyonda dans ederken görmek de ne kadar yol katettiğimi gösteren bir andı.

Ellyf: Gelecekte dans konusunda ne hedefliyorsun? Tamamen dans üzerine bir kariyer ve hayat kurmak ister misin?
Selçuk: Öğrendiğim dans kategorilerine yenilerini ekleyip, yine amatör ruhun verdiği dinamizm ile, belirli hedeflerle çalışmalarıma hobi olarak devam etmek istiyorum. Bunun haricinde yaz tatilinde hem tatil yapıp hem de workshop yapabileceğim, İspanya, İngiltere ya da Almanya’da bir dans kampına katılmak istiyorum. Kariyerimi tamamıyla dans üzerine kurmam için çok geç olduğuna inanıyorum. Mevcut kariyerim ve yaşantım ile mutlu olduğum için de böyle bir arayış içinde değilim. Belki ileride, dans eğitmenliği olmasa da bir dans okulu açarak bu alanda edindiğim çevreden  faydalanmak istiyorum.

22 Kasım 2012 Perşembe

EMEL ÖZİŞ

Beni az tanıyanların hakkımdaki “entel-dantel” şeklindeki kanısının aksine, entel olmanın ilk 5 kuralından biri olan opera seyircisi olma konusunda biraz zayıf kalıyorum. 29 yıllık hayatımda opera ile münasebetimin ikiyi geçmeyişini ve Taksim AKM’yi buluşma mekanı, Kadıköy Süreyya Operası’nı ise sadece yol tarifi için kullanıyor oluşumu, son gittiğim Carmen operasının uzunluğuna vermek istiyorum. Opera Sanatçısı Emel Öziş ile yaptığım söyleşiyi bu anlamda entel görüntümü perçinlemek için pek bir önemsedim ancak siz okurlarıma opera konusunda derin bir bilgi sahibiymişim gibi palavra atmak da içime sinmedi. Antalya Devlet Opera ve Balesi’nin sahnelediği ve Emel Öziş’in de yer aldığı temsillerin fotoğraflarına bakınca, hem çoğunun hikayesinin tanıdık, hem de kostümler ve dekorun şahane olduğunu farkettim. Sahnede güzelliğiyle fark yaratan konuğum ise daha da şahane görünüyor. Bu durumda keşke opera izlemeye Antalya’da başlasaymışım demeden duramadım. Benim gibi opera cahilleri için Emel Öziş’e operayı ve kendi müzikal yolculuğunu sordum. Antalya civarında yaşıyorsanız, önümüzdeki günlerde bir opera temsili izlemeyi ajandanıza  kaydetmeyi unutmayın!
Ellyf: Çocukken, büyüyünce şarkıcı olmayı isteyen çocuklardan mıydınız?
Emel: Çocukluğum da böyle bir hayalim olduğunu pek hatırlayamıyorum. Babam ile beraber o dönemin meşhur şarkılarını ezbere söylermişim. Annem ile babam küçük yaştan beri müziğe karşı yetenekli olduğumu söylerler ama dediğim gibi  gerçekten böyle bir hayalim yoktu. Yani bana ''Büyüyünce ne olacaksın?'' diye sorduklarında hiçbir zaman şarkıcı cevabını vermemişimdir.
Ellyf: Nasıl opera sanatçısı oldunuz, hayaliniz bu muydu?


Emel: Ortaokula başladığım sene müzik öğretmenim Tülay Tuğcular’ın benim müziğe olan yeteneğimi eğitimci olarak keşfetmesi ile okul korosunda söylemeye başladım. Hafta sonları da Tülay öğretmenim ile solfej çalışmalarına ve org derslerine devam ettim. Bu tam 3 yıl boyunca sürdü. Ortaokul 3. sınıfta iken Tülay öğretmenim Ankara Güzel Sanatlar Lisesi’nin açılacağını ve benim de mutlaka bu okulun sınavına girmem gerektiğini söyledi. Sınava üç arkadaş girdik ve üçümüz de kazandık. İşte akademik olarak müzik hayatım tam olarak o sene başladı. Dört yıl boyunca Ankara Güzel Sanatlar Lisesi’nde piyano ve keman çaldım, aynı zamanda okul korosunda söyledim. Lise bittikten sonra Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümü’nü kazandım. Şan Eğitimi bölümünde Ankara Devlet Opera ve Balesi Solist Sanatçısı Gülşen Kocaay ile ses eğitimine başladım. Lisans 4. sınıfta Antalya Devlet Opera ve Balesi’nin kurulacağı haberini aldık. Hemen sınavlara hazırlanmaya başladım. Gülşen Hocamın da desteği ile Antalya Operası’nın sınavını kadrolu Koro Sanatçısı olarak kazandım. 1999 Mart ayından itibaren profesyonel olarak Antalya Operası’nda söylüyorum.
Ellyf: Opera sanatçısı olmak için nasıl bir eğitim almak, nasıl bir yol izlemek gerek?
Emel: Opera sanatçısı olmak için mutlak surette lisansınızı müzik eğitimi bölümünde ya da konservatuar şan eğitimi bölümünde okumak gerekiyor.
Ellyf: Opera sanatçısı olmak sadece iyi bir ses değil aynı zamanda bir iyi oyuncu olmayı da gerektiriyor sanırım? Bu konuda ayrıca bir eğitim aldınız mı?
Emel: Opera sanatçısı olmak elbette iyi bir oyunculuk da gerektiriyor. Biz bunun eğitimini okulda sahne eğitimi adı altında aldık. Bunun dışında özel olarak bir eğitim almadım fakat 14 yıllık sanat hayatımda çok kıymetli hocalarımızın rejisörlüğü eşliğinde sahneye çok güzel eserler koyduk. Her eser yeni bir deneyim ve ders oldu benim için. Çalıştığım hocalarımdan birkaçını sıralayacak olursam: Altan Günbay, Gürçil Çeliktaş, Bozkurt Kuruş, Cihan Ünal,  Aytaç Manizade,  Murat Göksu  ve Murat Atak gibi çok değerli isimler...
Ellyf: Sahnede o kostümlerin, makyajın içinde olmak, alkış almak, bunlar sizi nasıl hissettiriyor?
Emel: Sahne öncelikle çok kutsaldır. Bizim için açıkcası er meydanıdır çünkü bizler temsil gününe kadar yaptığımız bütün çalışmaları, sahneye seyircinin karşısına çıktığımız gün canlı performansımızla gösteririz. Giydiğimiz kostümler ve makyaj canlandırdığımız kişiliğe  bürünmemizi ve onu hissetmemizi kolaylaştırır. En önemlisi de seyirciyi oyunun geçtiği tarihi ve mekanın ambiyansına çekmemizdir. Verilen onca emeğin karşılığı olan alkış da bizim için en büyük mükafattır.
Ellyf: Görsel bir sanat dalı ile uğraşıyorsunuz, güzel bir kadın olmak bu anlamda avantaj mı?
Emel: Aslında esas olan mutlak surette yetenektir. Söyleyebilme ve rol yapabilme yeteneğidir ama güzel ve düzgün fiziğe sahip olmak elbette avantajdır. Şöyle düşünelim, çok iyi bir ses tekniği ile şarkı söyleyen ve aynı zaman da çok iyi rol yapabilen bir kadının güzel olması sahnede seyirci üzerinde çok daha kuvvetli bir tesir bırakacaktır.


Ellyf: Opera sanatçısı olmasaydınız, hangi mesleği yapmak isterdiniz?
Emel: Opera sanatçısı olmasaydım kesinlikle tiyatro sanatçısı olmak isterdim. Çünkü sahnede olmayı çok seviyorum.
Ellyf: Türkiye’de operaya ilgisi olan çok kısıtlı bir kesim var, sizce bunun nedeni nedir?
Emel: Opera sanatının tarihçesine baktığımızda Avrupa kökenli olduğunu hepimiz biliriz. Saray eşrafı ve soylular için öncelikle bir eğlence olarak ortaya çıkmış, sonradan bestecilerin ve ortaya çıkan eserlerin kalitesi ile birlikte kıymetlenmiş ve günümüze kadar aynı değerde gelmiştir. Ulu Önderimiz Atatürk, Cumhuriyetimizi kurmaya çalıştığı yıllarda klasik müziği ve opera sanatını milletimize aşılamaya çalışmıştır. Osmanlı ve Türk halkının kültüründe böyle bir sanat olmadığı halde Atatürkümüzün önderliği ile halkımızın bir bölümü buna uyum sağlamıştır. Geçmiş yıllara baktığımızda bizim de ülkemizden dünyaca ünlü sesler çıkmıştır, örnek olarak Leyla Gencer’i anabiliriz. Maalesef ki uzun yıllardan beri devam eden yozlaşma etkisi, ülkemizde çok zor şartlar altında yapılmaya çalışılan opera, bale ve tiyatro sanatını daha da zorlaştırmış ve ülke politikası sebebi ile halkımızın büyük çoğunluğunun bu sanatlara olan saygısı da gitgide kaybolmuştur.
Ellyf: Bugüne kadar içinde yeralmaktan en keyif aldığınız eser hangisiydi?
Emel: La Traviata. Bir Verdi operası olan, Kamelyalı Kadın olarak da bilinen eserde çok severek görev almıştım.
Ellyf: Hakan Aysev, Sinem-Didem Balık gibi opera sanatçıları opera dışında daha popüler işler yapıyorlar? Sizin böyle bir çalışmanız var mı ya da olmasını ister misiniz?
Emel: Hakan Aysev iyi bir tenor ses olarak Pavarotti’ye benzerliği ile, Sinem-Didem Balık kardeşler ise dünyada az bulunur ikiz opera sanatçıları olarak bazı popüler işlere imza atmışlar ve başarılı olmuşlardır. Şu an için benim böyle bir çalışmam solist olarak yok ama ileride fırsat olması durumunda olumlu değerlendirebilirim.

Ellyf: Opera sanatçıları popüler şarkıları olduğu gibi söyleyemiyorlar, en pop şarkı bile sanki bir opera eseri gibi söyleniyor, bunun nedeni nedir? Bu bir mesleki deformasyon mu yoksa tercih mi?
Emel: Okulda aldığımız şan eğitimi, opera eserlerini söylebilmek için uzunca yıllar uğraş verdiğimiz bir şarkı söyleme tekniğidir. Mesleğimiz icabı uzun yıllar boyu aynı teknik ile opera eserlerini seslendirmekteyiz. Popüler şarkıları söylemek durumunda ise opera tekniği dinleyicinin kulağına çok hoş gelmeyebilir ama zaten biz bunun için uzun yıllar uğraş verdiğimizden tekniğimizin popüler şarkılar söylemek için bozulmasını istemeyiz.

Ellyf: Son olarak ülke standartlarına göre ilginç bir mesleğiniz var, günlük yaşantınızda opera sanatçısı olmanız nedeniyle yaşadığınız ilginç bir olay var mı?
Emel: Çok ilginç bir olay yaşamadım ama insanlar mesleğimi sordukları zaman verdiğim cevap karşısında ''Aaaa siz o bağıranlardan mısınız?'' deyip, taklidimizi yapmaya çalışarak çıkardıkları sesler bir hayli ilginç oluyor. :))