18 Ekim 2012 Perşembe

EMRE YURDAKUL

İşte karşınızda Söyleşi Günlüğü’nün ennnn nazlı konuğu: Emre Yurdakul. Söyleşi üzerine bir blog yazma fikri, işyerindeki aylık dergide gördüğüm bir söyleşinin sorularını sıradan bulmamla oluşmuştu. Ekipten bir arkadaşıma dönüp “Bu söyleşiyi ben yapmalıymışım, ne sorular sorardım.” demiştim.  Cümlemi bitirir bitirmez de kimlerle söyleşi yaparım, yapsam nerede yayınlarım diye kafa yormaya başlamıştım. İlk aklıma gelen isim ise şirketten tanıdığım Ford Ralli takımının pilotu Emre olmuştu. Hemen mail atıp kendisiyle söyleşi yapmak istediğimi söyledim. Emre’den gelen cevap tam bir ralli pilotuna yakışır hızda ve “Neden olmasın!” şeklindeydi. Gelin görün ki söyleşiyi ancak 8 ay sonra yayınlayabiliyorum. İşte bu nedenle kendisini en nazlı konuk ilan ettim. Şaka bir yana, hem kurumsal bir firmada tasarımcı olarak çalışan hem de Castrol Ford Team Türkiye ile ralli  şampiyonalarına katılan biri için bu kadar yoğun olmak kaçınılmaz olmalı. Emre ile ülkemizde henüz kıymeti çok bilinmeyen motorsporları ve ralli pilotu olma hikayesi üzerine konuştuk. Bence beklediğime değdi...

Ellyf: Nasıl başladı hikayen, kısaca kendini anlatır mısın?

Emre: Hikayem 04.08.1982’de doğmamla başladı. Kendimi bildim bileli otomobillere ve motosikletlere karşı aşırı ilgili bir çocuktum ama bu sonradan oluşan bir ilgi değildi, ben böyle doğdum. Babam otomobilleri sever ve otomobillerine özen gösterir fakat hızlı otomobil kullanmaya hevesli değildir. Ben daha ilkokula gitmeden önce evde tencere kapaklarını elime alıp direksiyon gibi tutar evin içinde otomobil kullanır gibi dolaşırdım. Terlikleri yere ters koyar gaz, fren, debriyaj pedallarını simüle ederdim. Otomobil kullanmakla ilgili kafayı bozmuştum galiba. J Çok fazla hayal ediyordum. Televizyondaki programlarda otomobil yarışlarını keşfedince ilgim işin sportif tarafına yöneldi. Belli bir spor disipliniyle otomobilin ve kendi sınırlarınızı zorlama duygusunun çok heyecan verici olduğunu düşünüyordum. Yıllar geçtikçe de bu arzum hiç azalmadı, tam tersine bunu gerçekleştirebilecek yollar aramaya başladım. Tabii bütçemiz kısıtlı olduğu için hop diye karting yapmaya başladım gibi bir durum olmadı. 17 yaşında karting yapmaya başlayana kadar zamanımı model otomobil yarışları ile değerlendiriyordum. O zamanlar Türkiye’de yeni gelişen model otomobil camiasında bana motorsporları disiplini ve yarış kültürünün temellerini atmamı sağlayan halen irtibatımızı koparmadığımız Turbo Model’den Bülent abi ilk gokart deneyimimi yaşamama yardımcı olmuştu, hatta o sıralarda kendisi karting yarışlarına katılıyordu ve bir kere kendi yarış gokartıyla antrenman yapmama izin vermişti. Bu hissi yaşamak benim için dönüm noktalarından biri oldu. Ailemi ikna edebilmek için önce babamı yaptığım bu antrenmana sonra da birkaç kere karting yarışları ve antrenmanlarını izlemeye götürdüm. Önce çok düşük bütçeli bir karting şampiyonasına katıldım. Burada şampiyon olunca Bülent abinin yarıştığı gokart’ı satın aldık ve Formula A
 kategoride bu araçla birkaç sene kelimenin tam anlamıyla ‘tırmaladık’. Yılda sadece birkaç yarış ve birkaç antrenmana çıkabiliyordum ama sporun içinde kalabilmek için devam ettik; ta ki Ford’un düzenlediği Renç Koçibey Eğitim Seminerleri başlayana kadar. Bu seminer benim için diğer bir dönüm noktası oldu. Bu seminerlere çok fazla başvuru oluyordu ve ilk denememde seminere katılmaya hak kazanamamıştım aslında. Sonra bir tanıdık vasıtası ile Ford yarış takımına gidip seminere katılmak istediğimi söyledim. Ardından birkaç yarışta zaman ekibinde bulunarak takıma yardımcı oldum. Seminerde de başarılı olunca, takım direktörümüz Serdar Bostancı’nın dikkatini çekmeyi başarabildim ve onun da desteğiyle ralli kariyerim başlamış oldu...

Ellyf: Endüstri Ürünleri Tasarımı okumuşsun, yarış arabaları çizen çocuklardan mıydın?

Emre: Tabii en çok düşündüğüm şey otomobiller olunca en çok çizdiğim şey de otomobillerdi. J İlginçtir ama Endüstri Ürünleri Tasarımı bölümü okumak için verdiğim kesin karar yine bir yarış otomobili aracılığıyla oldu. O sıralar başka bir üniversitede Şehir ve Bölge Planlama okuyordum, 2. sınıftaydım. Daha önce güzel sanatlar yetenek sınavlarına girmiştim ama hiç ciddi bir hazırlığım olmamıştı. Bir gün ekonomi dersinde sıkılmış otururken pencereden okulun bahçesine çekicinin üstünde bir ralli otomobili getirdiklerini gördüm. O sırada okuldaki Endüstri Ürünleri Tasarımı öğrencileri bir otomobil markasıyla koltuk tasarımı üzerine çalışıyorlardı ve yarış koltuklarını incelemek için bu aracı getirmişlerdi. O anda kesin karar vermiştim. Hemen dersten çıktım ve aşağıya inip Endüstri Ürünleri Tasarımı öğrencileri ile birlikte ben de aracı incelemeye koyuldum. Sonra bir kursa yazılıp Endüstri Ürünleri Tasarımı bölümü için yetenek sınavlarına hazırlanmaya başladım. Sınavda da tek tercih ettiğim bölüm bu oldu ve kazandım.

Ellyf:  Kaç yaşında araba kullanmaya başladın? Ailenden gizli arabayı kaçırır mıydın?

Emre: 15-16 yaşlarında köyde boş bir tarlada babam öğretmişti. Ehliyeti almadan önce evin otoparkının bir kapısından çıkıp öbür kapısından girdiğim olmuştur 1-2 kere ama bu ‘arabayı kaçırmak’ sayılmaz sanırım? J

Ellyf: Ralli pilotu olmak alınan tüm önlemlere karşın tehlikeli bir iş aslında. Ailen ne diyor bu duruma?

Emre: Her türlü ekstrem sporun bazı riskleri var fakat ralli pilotluğuna kıyasla futbolda sakatlanma riski bence daha fazla. Kariyerimdeki en büyük kazayı geçen yılın ilk yarışında yaptım. Asfalt bir yarışta çok hızlı bir bölümde fren bile yapmadan yoldan çıkıp uçtuk. Çok sert darbe aldık, sadece ayağım kırıldı. Ailem her yarışıma gelip ilgiyle izliyor, bitince de derin bir oh çekiyor sanırım. Onların yerinde olmak çok daha zor olmalı.


Ellyf:  Kurumsal bir firmada çalışıyorsun bir yandan da. İş ve ralli pilotluğunu aynı anda nasıl idare ediyorsun?

Emre: Benim şansım, çalıştığım firma kurumsal olsa da yaptığım iş ile ralli pilotluğunun birbirini destekliyor ve birbirinden besleniyor olması. Ayrıca aynı marka adına iki farklı alanda da başarıya koşmak firmamızca destekleniyor. Tabii iş planlarımı, yıllık izinlerimi kısacası tüm hayatımı bu planlama üzerine kuruyorum. Ayrıca göründüğünden biraz daha zor bir durum fakat çok sevdiğim için beni yormuyor.

Ellyf: Neden sadece ralli pilotluğu yapmıyorsun da bir yandan da çalışıyorsun? Ralli pilotu olmak, iyi kazandırmıyor mu?

Emre: Türkiye’de motorsporları hala futbol gibi bir sektör olabilmiş değil. Sponsor sayısı çok az ve bu işten para kazanmıyorsunuz. Türkiye’de her ralli pilotunun mutlaka uğraştığı başka bir işi daha var. Benim ise ralliye başladığımda bu işe harcayabilecek hemen hemen hiç bütçem yoktu, başından beri takımımın desteğiyle bu noktaya geldim. Aslında hem Türkiye’de hem de Dünya’da bu işi para harcamadan yapabilen şanslı çok az insan var ve ben de kendimi şanslı adlediyorum; Türkiye’nin en iyi ralli takımında 7 yıldır bu işi yapabildiğim için.

Ellyf: Ralli pilotu olarak ciddi başarıların var. Hayal ettiklerinin ne kadarını elde ettin?

Emre: Öncelikle hayallerime adım adım ulaştığımı söyleyeyim. Başta sadece bir ralli otomobili kullanmak hayaldi, daha sonra bir takımda yarışabilmek, daha sonra bir dünya şampiyonası serisinde yarışabilmek... Hepsi hayaldi ve bunlar gerçekleşti, fakat sportif anlamda hayallerim tabii ki bitmedi. J Türkiye Şampiyonası’nda genel klasmanda pilotlar ikinciliğim var fakat şampiyonluğum henüz yok, aynı şekilde Avrupa veya Dünya Şampiyonası’nda daha üst serilerde yarışmak hayallerimden bir başkası. Eğer uygun şartlar oluşursa bunları da gerçekleştirmek istiyorum.

Ellyf: Türkiye’de Ralli pilotu olmak kolay mı? Keşke şu ülkede olsaydım, daha farklı imkanlar olurdu dediğin oluyor mu?

Emre: Türkiye’de ralli pilotu olmak kolay değil çünkü Türkiye Ralli Şampiyonası’ndan başka takip edebileceğiniz daha küçük ölçekli bir seri yok. Yeni başlayacak ve dolayısıyla bu işe para harcayacak bir kişi Türkiye Şampiyonası’nda kendini göstermek için büyük bütçeler bulmak zorunda. Bu anlamda Ford’un zamanında yaptığı Castrol Fiesta Cup veya Ka Challange Cup gibi organizasyonlar bu sporu daha ulaşılabilir bir seviyeye çekmişti.
Örneğin eğer Finlandiya’da olsak, çok çeşitli araçlarla bir yıl içinde girebileceğiniz yüzlerce yarıştan bütçenize uygun bir paket yaratabilirsiniz, üstelik sponsor bulma şansınız daha yüksek olabilir. Finlandiya’da motorsporları bizdeki futbol gibi. Türkiye’de ise potansiyel bir sponsor ile görüşmeye gittiğinizde önce rallinin ne olduğunu anlatmanız gerekiyor.


Ellyf:  Trafikte araba kullanırken hız yapar mısın?

Emre: Trafikte kesinlikle hız yapmam, benimle yolculuk ederken sıkılabilirsiniz bile. J Yarıştayken trafikte kullanabileceğim şartların çok çok üst limitlerinde araç kullanıyorum zaten, trafikte hem bu ihtiyacı hissetmiyorum hem de açıkçası trafik şartlarını çok daha tehlikeli buluyorum.

Ellyf:  Bayan hayranların var mı? Seninle söyleşi yapacağımı duyan bir bayan arkadaşım co-pilotun olmak istiyor...

Emre: Sanılanın aksine bu sporun bir cinsiyeti yok. Hem erkekler hem de kadınlar ilgileniyor, ayrıca hem erkekler hem de kadınlar bu sporu yapabiliyor. Aynı soruyu ben de birçok kişiden duydum bugüne kadar... Tam bu noktada co-pilotum Burak Erdener’i sevgi ve saygıyla anmak istiyorum çünkü co-pilotluk çok ciddi bir iş ve kendisi benim yapamayacağım bir işi başarıyla yaparak beni tamamlıyor.

Ellyf: Burcu Çetinkaya gibi isimleri ekranlarda çeşitli programlarda hem sunucu hem de konuk olarak çok sık görüyoruz. Senin de böyle çalışmaların var mı ya da olacak mı?

Emre: Konuk olarak programlara katılıyorum fakat sıklığı değişkenlik gösteriyor tabii ki. Özellikle Dünya Şampiyonası’nda yarıştığımız yıllarda oldukça sıklaşmıştı. Ben iş olarak otomotiv sektörünün içinde olmayı tercih ediyorum, o yüzden şu an için program hazırlamak ya da sunuculuk yapmak için ayırdığım bir mesaim yok.

Ellyf:  Müzikle de ilgileniyorsun sanırım, bir enstrüman çalıyor musun?

Emre: Müzikle amatör olarak ilgileniyorum, davul çalmayı seviyorum. Evimde gerçek bir davulu koyabilecek yerim yok o yüzden zaman zaman stüdyo kiralayıp tek başıma ya da arkadaşlarımla biraz müzik yapıp eğleniyoruz..

Ellyf:  Söyleşiyi bitirirken, seni rol model seçen gençlere tavsiye ve önerilerin neler olur?

Emre: Tavsiyem ideallerinden vazgeçmemeleri ve hayatta herşeyin mümkün olabileceğini unutmamaları. Kendilerini yapmak istedikleri şeyler için mental olarak hazırlasınlar ve bunun için fırsat yaratmaya çalışsınlar. Zamanı gelince herşey olur...

11 Ekim 2012 Perşembe

KÜBRA ÇAM DÖNMEZ

Söyleşi Günlüğü’nün yeni konuğu, ekranların en sevilen yarışmalarından Eyvah Düşüyorum’un yönetmeni Kübra Çam Dönmez. Kendisi bundan önce de Wipe Out, Fear Factor Extreme gibi yarışmalar ve birçok dizide çalışmış bir profesyonel. Bu hayli ciddi giriş sonrası Kübra’nın bir özelliğini daha ekleyeyim; kendisi yakın arkadaşlarımdan Osman’ın da eşi olur, buradan kendisine selam ederim. Osman’ın torpiliyle Kübra’yı Eyvah Düşüyorum’un setinde ziyaret ettim. 10 saatlik çekimin son 1 saatini izlemek bile beni yorarken, yarışmanın sunucusu Eser Yenenler’in bitmek bilmeyen enerjisi ve Kübra’nın o yorgunlukla ettiği sohbet de bende hayranlık uyandırmadı değil. Uzun lafın kısası; müptelası olduğumuz dizi ve TV yarışmalarının kamera arkasını ben sordum Kübra anlattı. Bir zahmet siz de okuyun...

Ellyf: Nasıl başladı bu televizyon macerası? Sinema Televizyon bölümünü bilerek mi tercih ettin?
Kübra: Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü, 2006 mezunuyum. Ben lisedeyken, amcamın eşi Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde çalışıyordu. Onlar bana bu bölümün çok reklamını yaptılar diyebilirim. O dönemde özgür olacağım, masa başında çalışmayacağım, her hafta değişik bir iş yapacağım diye bana da çok cazip geldi, heveslendim. Sonradan farkettim ki onlar da işi değil sadece okulu biliyorlarmış. Mezun olmadan önce 1 yıl okulu dondurup sektörde dizilerde çalıştım. Bizim bölümü okuyanların genelde izlediği bir yol bu; okurken piyasaya giriyorsun ki mezun olduktan sonra iş bulmak kolay olsun. Sonrasında da kendimi bu sektörün içinde buldum.
Ellyf: Anadolu Lisesi mezunusun, ben de öyleyim. Genelde bizim nesil mühendis doktor olmaya yönlendirildi, seninki ilginç olmuş.
Kübra: Sinema Televizyon okuyabilmem için lisede sözel bölümden mezun olmam gerekiyordu ancak Anadolu Lisesi’nde sözel sınıf açılmadı. Ben o kadar heveslenmiştim ki, bu nedenle son sene başka bir okula geçmek zorunda kaldım. Tabii ki sektörde çalışmaya başlayana kadar neyin ne olduğunu çok da bilmiyordum. Bu yüzden bazen doğru mu yaptım diye sorgularım.
Ellyf: Sorgulamanın sebebi çalışma koşulları mı, kazanç mı?
Kübra: Kazanç değil, tamamen çalışma koşulları. Özellikle dizi sektöründe çalışırken şartlar çok zordu. Reji asistanlığı, yardımcı yönetmenlik yaptım pek çok dizide. Haftanın 6 günü çalışıyorsun, kaç saat çalışacağın belli değil. Televizyon bu şekilde değil, dizi sektöründen televizyona kaydıktan sonra sıfırdan başlamış gibi oldum.
Ellyf: Televizyonda çalışmaya hangi programda başladın?
Kübra: İlk yönetmenlik deneyimim Kanaltürk’te yayınlanan İtirazım Var programındaydı. Yönetmenimiz Tamer İpek bana işi emanet edebileceğine inandıktan sonra haftada bir kaç yayını benim yönetmeme ön ayak oldu. Zaten televizyon adına ne öğrendiysem Tamer İpek’ten öğrendim. Kendisi o dönemde kurulan Endemol Medya Prodüksiyon’un yeni projesi Wipeout 1’in hazırlıkları için Arjantin’e gitti. Sonrasında İtirazım Var yayından kaldırıldı ve ben de 2008’de Endemol’de çalışmaya başladım ardından Wipeout çekimleri için Arjantin’e gittim. Sonrasında Arjantin’de diğer projelerde de çalıştım.
Ellyf: Program çekmek için Arjantin’e gitmek neden?
Kübra: Endemol bir çok ülkede yapım şirketleri olan uluslararası bir kuruluş. Arjantin’de, Arjantin Endemol tarafından Wipeout parkuru kurulmuş durumda ve tüm dünya üzerinden birçok ülke bu parkura çekim yapmak için gidiyor. Bu bir ticaret aslında. Arjantin Endemol’den parkuru ve çekim ekibini çekim yaptığımız süre boyunca kiralamış oluyoruz. Arjantin’de çektiğimiz diğer projeler olan Fear Factor, XXS ve 101 için de aynı durum geçerli. Örneğin bu yıl Canlı Para’yı çekmek için Romanya’dan da Türkiye’ye geldiler. Kendi ülkelerinde dekor kurulması için harcanacak bütçeyi karşılamak yerine başka bir ülkede yerleşik düzende çekim yapmak ve kasetleri alıp gitmek daha kârlı. Önümüzdeki dönemlerde biz de bir çok ülke için Türkiye’de program çekimleri yapmayı planlıyoruz, Romanya bunun bir başlangıcı oldu.
Ellyf: Kaç gün sürüyordu Arjantin’deki çekimler?
Kübra: 1 ay orada kalıyorduk, 3 günde 2 bölüm çekiliyordu. Toplam 13 bölüm çekip buraya geliyor ve montajı yapıyorduk.
Ellyf: Çekimler mi zor onları montajlamak mı?
Kübra: İşine göre değişiyor ancak Wipeout’un montajı bugüne kadar Türk televizyon tarihindeki en karmaşık işlerden sayılabilir.  1 bölümün montajı 2 hafta sürüyordu.
Ellyf: Meslek hayatın boyunca dizi ve TV çekimlerinde başına gelen ilginç bir olay var mı?
Kübra: Televizyonda ilk çalışmaya başladığımda  yönetmenimiz Tamer İpek İtirazım Var’ın ilk yayın gününde benden VTR’lerin sürelerini almamı istedi. Ben de aldım süreleri ama süreler yanlışmış. Bu nedenle Atv ekranlarını siyaha düşürdüm birkaç saniye.
Dizi sektöründe çalıştığım dönemde ise başıma oldukça talihsiz bir olay gelmişti. İmkansız Aşk diye bir dizi çekiyorduk. Ebru Gündeş ve Serkan Altunorak başroldeydi. Senaryoda Serkan Altunorak’ın silah ile kafasına ateş edeceği bir sahne vardı, tabii ki o sırada silahta kurşun olmaması gerekiyordu. Silah detayını çekerken mermiyi şarjöre yerleştirme anını çektik. Sonrasında merminin hala silahın içinde olduğu çekim telaşı ve yorgunluktan herkesin aklından çıkmış. Serkan silahı alıp kafasına tuttu, tetiği çekti ve silah patladı. Ben de o sette devamlılık asistanıyım yani farklı açılardan yapacağımız çekimlerde, oyuncular elini  kolunu nereye koydu onun notunu alıyorum ve Serkan’ın oturduğu kanepenin hemen karşısındayım. Allah’tan silah kuru sıkıydı da barut sadece alnının bir kısmını yaktı. Gerçek bir silah ve kurşun olsa maalesef Serkan’ı kaybedebilirdik. Serkan’ın alnında küçük bir iz kaldı, bununla atlattık.
Ellyf: Bu olay seni nasıl etkiledi?
Kübra: Dizilerdeki çalışma koşullarının hiç insani olmadığını bir kez daha anlamış oldum. Yorgun argın çalışan insanlar bir çok kazaya sebep olabiliyor ve sonucu çok acı olabilecek hatalar yapabiliyorlar.
Ellyf: Dizi sektöründen ayrılıp, televizyon programlarında çalışmaya başlaman da bundan sonra oldu sanırım?
Kübra: Dizilerin çalışma koşullarının dayanılmaz olduğunu farkettikten sonra bir karar aldım: Okula dönüp okulu bitireceğim ve sonrasında da gidip halkla ilişkiler falan yapacağım dedim. Mezuniyet filmimi de kendi köyümde ailemle çektim. Hocamız Duygu Sağıroğlu filmi izleyip vize verdi ve “Sen çok iyi bir sinemacı olacaksın” dedi. Duygu Hocam, bu yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Onur Ödülü” aldı, benim için çok özel bir insandır. Ancak dizi sektörü beni öyle yıldırmıştı ki, ne Duygu Hocanın güzel sözleri ne de ailemin televizyoncu olmam konusundaki baskısı benim kararımı değiştirebildi. Mezun olup bir gömlek firmasında Yönetici Asistanlığı yaptım ama sadece 1 ay dayanabildim. İnsanın ruhuna televizyon bir kez bulaştı mı vazgeçmek imkansız gömlekçiden ayrılıp, bana daha düzenli bir hayatı getiren televizyon programlarında çalışmaya başladım.
Ellyf: Şu anda Eyvah Düşüyorum adlı yarışma programının yönetmenliğini yapıyorsun, dizi ya da sinema yönetmenliği yapmak istemez misin?
Kübra: Şu şartlar altında dizilerde çalışmayı asla istemem. Yönetmen bile olsan sette inanılmaz yoğun çalışıyorsun. Ben biraz gerçekçiyim ama çok fazla genç ve hevesli arkadaş var sinema ya da dizi yapmak isteyen. Televizyon ise çok farklı, özellikle canlı yayını çok seviyorum. Hem o sırada çok heyecan duyuyorum hem de ne oluyorsa yayın süresince olup bitiyor.
Ellyf: Televizyonda program yönetmenlerinin isimleri pek bilinmiyor ama dizi yönetmenleri tanınıyor. Bu seni dizi yapmak konusunda heveslendirmiyor mu?
Kübra: Aslında tam olarak öyle değil. Mesela Çağan Irmak senelerce dizi çekti ama sinema yapana kadar çok da tanınmıyordu ya da tanınanlardan Kudret Sabancı, Aliye sırasında Sanem Çelik ile yakalanınca tanındı. Şu anda sorsan yayındaki dizilerin çoğunun yönetmenlerini bilmez insanlar. Diziler genelde oyuncularıyla bilinir.
Ellyf: Dizi yönetmenliği daha mı iyi kazandırıyor?
Kübra: Kesinlikle çok daha iyi kazandırıyor ama harcayacak zamanın olmuyor. Dizi bitip zamanın olduğunda da işsiz kaldığın için harcayamıyorsun, garip bir durum.
Ellyf: Sinema yapmam diyorsun ama ben çok parası olan biri olsam sana senaryoyu ve parayı versem tüm sorumluluk da sende olsa bu durumda sinema yönetmenliği yapar mıydın?
Kübra: Tabii ki yapardım, o zaman başka. Herşey çalışma şartları ve imkanlar ile alakalı. Okuldan mezun olmak için 4 tane kısa film çekmemiz gerekiyor. O dönemde bir öğrenci olarak kısıtlı imkanlarla birşeyler çekmeye çalışırken çok zorlanmıştım. Düzensiz çalışmak, saatlerimin belli olmaması pek bana göre değil. Ben anaç bir yapıya sahibim. Evim olsun, eşimle çocuğumla yaşayayım istiyorum; bununla motive oluyorum. Hayatımda düzen olmasını seviyorum, bu nedenle dizi ya da sinema pek bana göre değil.
Ellyf: Kısa filmlerinden biri ödül almış aslında yeteneklerini kullanmıyor gibisin...
Kübra: 2006 yılında çektiğim mezuniyet filmim “Feride”, Kazakistan’da uluslararası bir film festivalinde Jüri Özel Ödülü ve  En İyi Kadın Oyuncu Ödülünü kazandı. Ama maalesef benim adıma hocalarım aldı ödülü, ben orada bulunamadım.
Ellyf: Televizyon yarışmalarına dönersek, yarışmacılar bir ilginç, Wipeout mesela... Özellikle mi böyle seçiliyor?
Kübra: Ekranda o kadar çok şey var ki; izleyici sıradan insanları sevmiyor. Rengi olan, ekranda kendilerini iyi ifade eden, diğerlerinden sıyrılan insanları seviyor. Wipeout için seçilenlerse biraz daha uç ve çılgın,  zaten öyle olmasa o yarışmada yarışamazlardı.
Ellyf: Yarışma programlarındaki seyirciler nereden geliyor?
Kübra: Televizyon programlarını izlemek isteyen insanların kayıtlı olduğu seyirci ajansları var, oradan gelip yarışmayı izliyorlar. Bazen yarışmaya başvuran adaylar ya da yarışmacıların yakınları da olabiliyor. Müzik yarışmaları gibi programlarda ise insanlar ünlüleri yakından görme hevesiyle seve seve seyirci olarak sete geliyorlar.
Ellyf: Şirketin Endemol'e ait yarışma formatlarının birçoğunu daha önce Acun sundu, Fear Factor, Var mısın Yok musun gibi... Daha sonra Endemol Asuman Krause ile yaptı aynı yarışmaları. Formatı Acun’dan mı alıyorlar?
Kübra: Endemol dünya çapında bir şirket ve binlerce formata sahip. Bir ülkede kendi yapım şirketini açmadan önce o ülkeye formatlarından birkaçını gönderiyor, tutarsa da gelip kendi yapım şirketini kuruyor. Endemol Türkiye de, 2008’de, Türk izleyicisi tarafından sevilen formatlarını, kendi yapım şirketiyle seyircilerine sunma amacıyla kuruldu.
Ellyf: Çalışma saatlerin düzenli mi, haftada kaç saat çalışacağın mesela?
Kübra: Maalesef belli değil... Projeye göre değişen çalışma koşullarımız var. Geçen yıl evlendim ve balayından döndüğümüz gün Canlı Para’nın çekimleri başladı, haftanın beş günü akşam 20’den gece 1’e kadar sürüyordu. Evliliğimizin ilk 1 ayında eşimle görüşemedik neredeyse. Canlı Para’yı çekerken normalde bayramda yayın yoktu ama bayram sabahı arayıp akşama yayın koyduk dediler. Bu nedenle pes ettiğim, bırakmak istediğim ya da bu mesleği seçtiğim için pişman olduğum zamanlar çok oldu. O dönemlerde eşimin desteği ve sabrı olmasaydı sanıyorum çoktan bırakmıştım da.
Ellyf: Ünlülerle çalışmak zor mu?
Kübra: Dizilerde çok zor, inanılmaz kaprisli oyuncular var. Televizyonda ise ben hiç denk gelmedim kaprisli bir ünlüye. Asuman Krause de Eser Yenenler de dünya tatlısı insanlar, Bay J ile 101 adlı bir program yaptık o da çok kafa biri. Bilemiyorum, belki de ben şanslıyım.
Ellyf: Sette genç ve  kadın olmak zor mu?
Kübra: Ben biraz tıfıldan başladığım için başta beni ciddiye almadıklarını hissediyordum. O yüzden işe hakim ve dişli olman gerekiyor, yoksa otorite kurmakta ve iş yaptırmakta çok zorlanıyorsun.
Ellyf: Kamera önüne geçmek ister misin?
Kübra: Çocukken isterdim ama şimdi yok öyle bir hevesim. Haber spikeri olmak isterdim çocukken, sonra okul ve iş ile o hevesim söndü. Bir de kameranın sevdiği bir yüzüm yok.
Ellyf: Kimlere Sinema Televizyon okumayı tavsiye edersin?
Kübra: Düzenli bir hayat isteyenler bu bölümü tercih etmesinler bence. Sinema tutkusu olan, plansız yaşamaya ayak uydurabilecek, dışa dönük, pratik zekası yüksek , rahat ve takım çalışmasına uygun biri olmak gerek.
Ellyf: Yönetmen olduğunu duyanlar sana hemen ünlü olmak için ne yapılması gerektiğini soruyorlar mı?
Kübra: Soranlar var ama benim üzerimden ilerlemek doğru olmaz.
Ellyf: Son sorum şu; neyi hedefliyorsun?
Kübra: Yolun çok başındayım daha, yönetmenlik yapmaya başlayalı birkaç yıl oldu. Bu güne kadar yönetmenliğini yaptığım en büyük iş geçen yıl yayınlanan Star Akademi adlı yarışma programıydı, son iki bölümünü ben yönettim. 16 kamerayla çektiğimiz canlı yayınlanan bir programdı. Şarkı yarışmalarında doğru anda doğru kamerayı kullanarak şarkının ritmini seyirciye yansıtmak çok önemli ve aynı zamanda da çok keyifli. Hedef olarak da Eurovizyon çapında büyük bir işin yönetmenliğini yapabilmeyi çok isterim.