29 Ağustos 2012 Çarşamba

BETÜL AY

İlkokul yıllarındayken Hugo diye bir TV programı vardı. Gerçekte bir bilgisayar oyunu olan Hugo’yu Tolga Abi sunar, yarışmacı çocuklar da telefonla bağlanarak telefon tuşlarıyla oyunu oynarlardı. Öğretmen olan annem anlamsız bulduğu için izletmezdi Hugo’yu. Ben de hem okuldan hem de mahalleden arkadaşım Betül’e gider, onun bilgisayarında doyasıya Hugo oynardım. İlkokul bittikten sonra farklı okullara gittik Betül’le ve daha az görüşür olduk. Üniversite için İstanbul’a gelişimle ise tamamen koptu iletişimimiz. Yıllar sonra Facebook sayesinde birbirimizi bulduk ama yine de bir sabah programında Berna Laçin ve Safiye Soyman’ın yanında görene kadar Betül’ün bir Diyetisyen olduğunu bilmiyordum. Betül o programda ünlü diyetisyen sıfatıyla Safiye Hanım’a kilo vermek için önerilerde bulunuyordu. Sonrasında muhtelif TV programlarında gördüğüm arkadaşımla bu söyleşi sayesinde Antalya’da yüzyüze görüşme fırsatımız oldu. Hayat dolu çocukluk arkadaşım yerine olgun genç bir kadınla karşılaşsam da 10 dakika içinde eskisi gibi sohbet etmeye başladık. Bu hayli kişisel girizgahtan sonra tüm söyleşinin bu minvalde geçeceğini sanmayın, sizler için sağlıklı beslenme ve diyet üzerine konuştuk.

Ellyf: Liseden sonra görüşememiştik, yıllar sonra bir baktım ki diyetisyen olmuşsun, hem de ünlü bir diyetisyen! Nasıl karar verdin diyetisyen olmaya, bu mesleği bilinçli olarak mı seçtin yoksa o dönem hepimizin yaptığı gibi popüler mesleklerden biri olduğu için mi?
Betül: O dönemde diyetisyenlik bu kadar popüler değildi tabii fakat yükselen trendler arasındaydı. Ben sınava 2. defa hazırlanırken hedefim Tıp Fakültesiydi. O stresin içinde ablam beni durdurdu ve “Sen tam olarak ne yapmak istiyosun?  Önlük giymek  için mi bunca stres?” dedi. Ben, “İnsanlara yardım etmek, hastalıklarını iyileştirmek, onlara ruhen ve madden yakın çalışmak istiyorum.” dedim. O manevi hazzı yaşamak istiyordum, bunun için de tıp yerine alternatif bir meslek olarak Beslenme Diyetetik yazdım.
Ellyf: Okul yıllarından sonra neler yaptın?
Betül: Okul bittikten sonra Ankara Hastanesi’nde çalışmaya başladım ama 2 ay içinde istifa ettim. Klinik diyetisyen olarak değil yemek şirketinin diyetisyeni olarak taşeron firma aracılığıyla girmiştim işe. Bütün gün hasta yerine 60 tane usta görüyor, dev gibi kazanların başında yemek hazırlatıyordum. Beklentilerimi karşılamamıştı hastane mutfağı. İstifa ettikten sonra da kafamı toparlamak için Fethiye’ye kaçtım. Dinlenirken, Bodrum Alman Hastanesi’nin diyetisyen aradığını duydum. Aradım başhekimle görüştüm; görüşmeye çağırdılar. Bodrum’u hiç görmemiştim, çok da merak ediyordum,  bir sırt çantası aldım çıktım yola. Vardığımda hava gölgede 55 dereceydi ve karasal iklim çocuğu olarak hiç böyle bir sıcak görmemiştim. Önce havale geçirdim ama sonra Bodrum’a aşık oldum.   Hastaneyi de çok beğenmiştim, yerleşmeye karar verdim.
Ellyf: Ender Saraç ile bir kitap çıkardınız,  “İlaç Gibi Yemekler”,  nasıl biraraya geldiniz?
Betül: Bodrum’da çalışırken geniş ve memnun bir hasta portföyüm oluşmuştu. Ender Bey Bodrum’da Türkiye’nin ilk yatılı zayıflama kliniğini açmaya karar verip Bodrum’a geldiğinde, doktor arkadaşlarına;  “Bana iyi bir diyetisyen lazım, kimi önerirsiniz?” demiş ve bir şekilde bana ulaşmışlar.
Ellyf: Alman Hastanesi’nden ayrılıp Ender Bey'le mi çalışmaya başladın?
Betül: Aynen. Ender Bey’i  çok  beğeniyor, hastalarına holistik yaklaşımını oldukça ilginç buluyordum. Ona, “Sizinle çalışırım ama bir şartım var; bana bildiğiniz herşeyi öğretin.” dedim. İkizler burcuyum ve bilgiye her zaman aç, her zaman çok meraklıyım.
Ellyf: Kitabın satışları nasıl? Bu kitabın diğer yemek ya da diyet kitaplarından farkı ne?
Betül: Kitap şu an çok satanlar listesinde zirveyi zorluyor. Daha önce bu tarzda kaleme alınmış bir diyet kitabı yok. Türünün tek örneği çünkü 1 doktor, 1 diyetisyen ve 1 şef tüm tarifleri tek tek çalıştık. Klinikte binlerce hastamızı oradaki tariflerle zayıflattık. Tek tek tüm yemeklerle hem sağlıklı hem lezzetli bileşimi yakalamak için saatlerce çalıştık. Demolar sırasında neredeyse klinikte yattık diyebilirim.
Ellyf: Televizyonda, gazete ve dergilerde hatta internette bir sürü diyet tarifi var. Nedense bu diyetlerin çoğu birbiriyle çelişiyor. Ne düşünüyorsun bu konuda?
Betül:  Bu işin ehli olmadığı halde  birçok kişi  çıkıp demeç vermeye ve dikkat çekmeye çalışıyor ki bir karmaşa olması kaçınılmaz. Sonuçta bu çok büyük bir pasta.  Herkes bundan nemalanmaya çalışıyor. Yoksa beslenme uzmanlarının söyledikleri genelde benzer şeyler.
Ellyf: Karatay Diyeti şu sıralar çok popüler...
Betül: Karatay Diyeti’nin şimdiye kadar söylenenlerden bir farkı yok aslında, karbonhidrat sınırlayan,  protein alımını artıran klasik diyet akımlarından biri.
Ellyf: Bir de Dukan Diyeti var…
Betül: Dukan Diyeti uzun süreli kullanımlarda çok ciddi böbrek hasarlarına yol açabilir. İnanılmaz yüksek protein öneriyor, onun yanında kontrolsüz kolesterol alımı söz konusu. Enteresan bir şekilde salam, sosis, sucuk konusunda serbest bırakıyor. Vitamin, mineral yetersizliklerine sebep oluyor. Ama Dukan Diyeti’ne çok agresif yaklaşmıyorum açıkcası, kişiyi motive ediyorsa kısa süreli yapılabilir diye düşünüyorum. Sonuçta bu bir akım, bir sürü akım var. Atkins diye bir diyet çıkmıştı ama diyeti ortaya koyan doktor (beslenme uzmanı değil ) kendi diyeti nedeniyle öldü. İsveç diyeti vardı, bunların hepsi birbirine yakın şeyler.
Ellyf: Sen de Betül Ay Diyeti yazacak mısın?
Betül:  Elbette, herkesin bir çalışma stili var. Benimki de kendime özgü… Bir isim vermem gerek diye düşünmedim lakin ihtiyaç hissedersem isimlendirebilirim de… Markadan çok içeriğin önemli olduğunu düşünüyorum. Çalışıyorum, her yeni gün yeni şeyler keşfediyorum. Bizim dünyamız çok bilinmeyenli, şu an çok azını bildiğimizi ve farkında olduğumuzu  düşünüyorum.
Ellyf: İyi diyet nasıl olmalı?
Betül: Bu sorunun cevabı herkese göre değişir; bizim işimiz terzilik gibi. Ben danışanımı çok rahatsız etmeden, kişisel sınırlarını zorlamadan çalışmaya özen gösteriyorum. Motamot  gidersen kişide agresyon yaratıyorsun. O yasak, bu yasak demeden işimi yapıyorum, o zaman başarı kendiliğinden geliyor zaten. Özellikle kilo konusu kendi içinde birçok bileşenle ilgili ve hassas bir konu, birçok dinamiği göz önünde tutman gerekiyor. En önemlisi de motivasyon ve istek yaratmak. Bunlar olmazsa kalıcılığı sağlamak mümkün değildir. Ben de kısa süreli kilo kaybıyla ilgilenmiyorum zaten. Yaşam biçimine dönüştürebildiğimiz bir program başarılı bir programdır.
Ellyf: Kilo vermenin ne kadarı psikolojik?
Betül: Bu işin büyük bir kısmının psikolojiyle alakası var aslında. Stres altında böbrek üstü bezlerinden kortizon salgılanıyor ve yağ depolanması hızlanıyor, en kötüsü de kişi bunu kontrol edemiyor. Herşeyiyle aynı diyeti yapan 2 kişiden biri ciddi fayda sağlarken, diğeri cevap vermeyebiliyor.  
Ellyf: Genelde sevdiğimiz yiyecekler sağlıksız kabul ediliyor. Tatlılar, fastfood, kızartmalar...
Betül: Böyle birşey yok aslında, fast foodun da tatlının da sağlıklısı olabilir. Sağlıklı fast food konusunda  Ender Saraç bir restaurant da açtı ve ürünler gayet hoş, denemeye değer. Tatlı konusunda da mesela kara buğday unu ve keçi sütü ile çok sağlıklı tatlı yapılabilir.
Ellyf: Keçi sütü, kara buğday unu önerdin, bu ürünler kolay bulunabiliyor mu?
Betül: Tabii ki, hemen hemen tüm marketlerde var ama farkında olanlar arıyorlar bu ürünleri. Bazı yerleşik alışkanlıklar var, gidip hemen beyaz un alıyoruz. Oysa çeşit çeşit sağlıklı un var; bezelye unu var hatta keçi boynuzu unu bile var.
Ellyf: Keçi sütünü önermenin nedeni nedir?
Betül: Keçi sütü mayalanma oranı en düşük, protein içeriği en yüksek ve insan fizyolojisine en uygun olan süttür. İnek sütü konusunda yapılmış çok büyük çalışmalar var. İnsanların inek sütüne alerjisi çok ciddi boyutlarda. 1 yaş altında kullanılmaması gerektiği görüşü yaygınlaşıyor, ileriki yaşlarda da intolerans problemleri yaşanıyor.
Ellyf: Süt ve yumurta ile ilgili çok ciddi tartışmalar var zaten. Kimi referans alacak insanlar, bu gibi konularda her kafadan bir ses çıkıyor?
Betül: Bu konuda ehil olmayan o kadar çok kişi konuşuyor ki... Mankeninden spor hocasına, güzellik uzmanlarına kadar herkes birşey söylüyor, o nedenle  kafa karışıklığı kaçınılmaz sonuç.
Ellyf: Sağlık ya da diyet konusunda kitap yazmak için Sağlık Bakanlığı’ndan izin alınması gerekiyor mu?
Betül: Alınması gerektiği konusunda hep uyarıyoruz ama maalesef yok. Beslenme ve sağlık konusu o kadar istismara açık ki, bugün bir aktara dahi girseniz size bir sürü formül  söyleyebilir size.
Ellyf: Türkiye’de beslenme uzmanlığı kavramı çok yeni galiba?
Betül: Çok yeni değil aslında, 64’ten beri var ama bu kadar yoğun gündemde değildi.
Ellyf: Şöyle söylemeliyim belki de; alt-orta gelir grubunun beslenme ve kilo problemi konusunda bir diyetisyene danışma alışkanlığı edinmesi henüz çok yeni.
Betül: Evet, bu anlamda talep gittikçe artıyor. İnsanlar bir sürü hastalığa giden yolun beslenmeyle ilintili olduğunu daha yeni keşfediyor. Başına bir hastalık geldiği ve sebebinin beslenme olduğunu öğrendiği zaman beslenmesine dikkat ediyor. Halbuki hayat boyu dikkat edilmeli. Bunun yanında bu bilinçlenmenin doğurduğu bir piyasa var. Mesela besin takviyeleri konusunda şu anda çok ciddi sıkıntılar söz konusu. Onaysız ürünler rahatça satılabiliyor. Bunları analize gönderdiğinizde çok zararlı içeriğe sahip olduğu ortaya çıkıyor.
Ellyf: Tüm reklamlar bakanlık onaylı diye veriliyor ama?
Betül: Sağlık Bakanlığı değil Tarım Bakanlığı onaylı ürünler çoğu ve en büyük yanlış da burada. Uygulamada sıkıntı var, bu benim düşüncem elbette. Sağlıkla ilgili bir konu bu ancak onay Tarım Bakanlığı’na ait, yetki karmaşasından doğan bu sıkıntının bedelini ne yazık ki insanlar ödüyor. Devletin çok ciddi yaptırımlarla eyleme geçmesi gerek. Ben kendim ve hastalarım  adıma şöyle bir önlem alıyorum FDA onayı olmayan ürün kullanmıyorum.
Ellyf: İnsan ne zaman diyete ihtiyaç duyar? Sağlık açısından bir rahatsızlığı yoksa ama biraz kiloluysa ve kendini mutlu hissediyorsa sorun var mı? Şu anda 36-38 beden bile kilolu kabul ediliyor.
Betül: Bu çok ilginç. 32 beden pantolonlar var, böyle bir beden olamaz. Genç kızlar o pantolonun içine girmek için anoreksik oluyorlar. Şu anda çok zayıf olmak sosyal statü elde etmenin yoluymuş gibi pompalanıyor moda sektörü tarafından. Zayıflık biraz da anatomiye bağlı. Aynı boyda ve kiloda olup biri zayıf, biri normal, biri kilolu görünen insanlar olabilir. Burada kemik yapısı etkili, bir de kas ve yağ kütlesinin hacmiyle alakalı tabii. Aynı kilodaki insanlardan yağ kütlesi fazla olanlar daha kilolu görünür.
Ellyf: Diyetlerinde tatlı veriyor musun, tatlı yemeden duramayan insanlar var?

Betül: Kara buğday unu ve keçi sütü kullanmak kaydıyla veriyorum. Tatlandırıcıları ise kesinlikle önermiyorum. Bunlar yapay moleküller ve bağırsaklar bu molekülleri tanımıyor, yabancı madde olarak algılıyor. Tatlandırıcı yerine hindiba ekstresi kullanıyorum. Bu bitkinin öğütülmiş hali ve tamamen doğal.
Ellyf: Sen benim çocukluk arkadaşımsın ve çocukluğundan beri zayıfsın. Dikkat ediyor musun yediğine içtiğine?
Betül: Ben biraz şanslı gruptanım aslında ama ister istemez dikkat ediyorum çünkü işim bu.
Ellyf: Sigara içen doktorlar eleştirilir. Kilolu diyetisyenler için de bu durum var gibi. Kilolu olması o diyetisyenin inandırıcılığını törpüler mi?
Betül: Törpülüyor maalesef, beklenti yüksek ve insanların bu konuda çok acımasız olduğunu düşünüyorum. Fit, bakımlı, aynı zamanda güzel olmak zorundasınız bu işi yapmak için, böyle bir beklenti var. Halbuki Diyetisyenlik çoğunlukla bayanların tercih ettiği bir meslek ve bayanlar zaten bu anlamda doğuştan 1-0 yenik başlıyorlar. Vücutları erkekler kadar stabil değil. Aylık döngüler, doğum, emzirme, hormonal problemler, tiroid problemleri ciddi dezavantajlar yaratıyor. Çok acımasız olmamak gerek.  İnsanlar fosur fosur sigara içen bir kalp cerrahına kendilerini emanet edebiliyor ama kilolu bir diyetisyenden irrite oluyorlar. Tuhaf bir çelişki işte :)

15 Ağustos 2012 Çarşamba

TUNCER TUNÇ

Bundan 30-35 sene önce fotoğraf çektirmek için fotoğraf stüdyolarına gidilirmiş. Meşakkatli bir şekilde elde edilen fotoğraflar da kıymet verilip özenle saklanırmış. Ben doğduktan sonra, artık üşendiklerinden mi bilmem, birkaç yıl kadar fotoğraf stüdyosuna götürmemiş beni annem ve babam. Hasbelkader kalabalık bir ortamda topluca çekilen kareler dışında hayatımın ilk 3 senesine ait fotoğrafım neredeyse yok. Buradan canım anne ve babama selam ederek konuya geleyim :) Teknoloji geçen 30 yılda çılgınca ilerledi ve hemen her türlü elektronik cihaz ile fotoğraf çeker olduk. Artık hayatlarımız sürekli fotoğraflanıyor ancak bu sefer de her an kolayca çekebildiğimiz fotoğraflar bilgisayar ya da taşınır belleklerde kalıyor, kağıda basılmıyor. Korkum o ki, bundan bir 10 sene sonra şu sıralar çekilen fotoğrafların çoğu kaybolup gidecek. Buna rağmen, bu başdöndürücü değişimin güzel sonuçları da yok değil. Birbirinden çeşitli ve kaliteli fotoğraf makineleri sayesinde, meraklıları, her an her yerde inanılmaz kareler yakalayıp, hayatın o AN'ını dondurup sonsuzlaştırabiliyor. Tuncer Tunç da hayatın o AN'larını ölümsüz karelere çeviren bir fotoğrafçı. Gerçekte bir mühendis olan Tuncer Tunç, çalışmalarını geçtiğimiz aylarda Ford Otosan'ın desteğiyle açtığı ilk kişisel sergisinde sundu. Onu tanımayanlar için, fotoğrafçılık merakını konuştuğumuz bir söyleşi yapıp, bol bol fotoğraf kullanarak bu yetenekli fotoğraf sanatçısı adayını sizlerle buluşturmak istedim.

Ellyf: Fotoğraf merakı nereden geliyor? Kaç yıldır fotoğrafçılıkla ilgileniyorsun?

Tuncer: 7 yıldır fotoğrafla uğraşıyorum. Daha önceden böyle bir merakım yoktu ya da ben farkında değildim.  2005 yılında bir kitapçıda Fotoğraf Dergisi’nin Haziran-Temmuz sayısını gördüm, merak edip aldım. İnceledikçe hoşuma gitti; daha fazla bilgi edinme ve fotoğraf çekme  isteği oluştu. Fotoğrafla ilgili yayınları okumaya başladım. Ekipmanımı da ihtiyaçlarım doğrultusunda geliştirmeye çalıştım.



Ellyf: Fotoğrafçılık konusunda herhangi bir eğitim aldın mı?

Tuncer: Herhangi bir eğitim almadım ama Tamer Selçuk, Muzaffer Sütlüoğlu, İsmail Saatçi ve Cem Turgay gibi fotoğrafa gönül vermiş  ağabeylerimin  çok  yardımını gördüm.  Özellikle 2007 yılında Cem Turgay’la tanışmamın  bakış açımın gelişmesine  büyük katkısı oldu. Bununla birlikte Türkiye ve dünyadan, farklı tarzları olan fotoğrafçıların çalışmalarını takip etmeye çalışıyorum. Internet, bilgiye ulaşmada büyük bir araç ama sergi ve albümlerin yerini tutmuyor. Onun için elimden geldiğince sergilere gitmeye ve fotoğraf albümlerini almaya gayret ediyorum.

Ellyf: Kullanmayı tercih ettiğin özel bir makina var mı? Dijital, manuel savaşında hangi taraftasın ?

Tuncer: Kendi karanlık odam olmadığı için dijital makina kullanmak daha avantajlı geliyor. Çünkü çekilen fotoğrafı direkt bilgisayara atıp  Photoshop’ta işleyebiliyorum. Inkjet baskı tekniği de günümüzde çok gelişti. Bu nedenle gerçek fotograf kalitesinde baskılar alınabiliyor. Şu anda DX format dijital gövde(Nikon D90) kullanıyorum. Eğer yeterli meblağı bulabilirsem full frame(FX Format) bir dijital gövde almak istiyorum. Tabi ki lensleri de ona göre yenilemem gerekecek.



Ellyf: Siyah-beyaz fotoğrafları mı renkli fotoğrafları mı daha çok seviyorsun?

Tuncer: Çekeceğim konu ve tonlara  göre değişir. Bazen siyah beyaz uygundur, bazen de renkli. Renkli fotoğrafta  pastel tonları tercih ediyorum.

Ellyf: Çektiğin fotoğraflar üzerinde herhangi bir dijital müdahalen oluyor mu?

Tuncer: Photoshop’ta kontrast  ve ton  düzenlemeleri  yapıyorum.

Ellyf: Fotoğraf çekmek üzere hazırlık yapar mısın yoksa anlık olarak görüp beğendiğin bir kareyi mi fotoğraflarsın?

Tuncer: Her ikisi de.. Bazen kurgusal çalışırım; önceden hazırlık yaparım. Bazen de anlık; ilgimi çeken konuları fotoğraflarım.



Ellyf: Özellikle fotoğraflamayı sevdiğin bir figür, eşya, mekan, tema vs. var mı?

Tuncer: Genelde insanı  anlatan fotoğraflar çekmekten hoşlanıyorum. Grafik öğelerden de yararlanıyorum.

Ellyf: Profesyonel çalışmaların var mı? Bir dergi veya gazete için çekim yaptın mı hiç? Para kazandın mı hiç fotoğraftan?

Tuncer: Dergi ya da gazete için çekim yapmadım ama 2010 yılında Youth Holding’e bağlı Eğitişim Kariyer Enstitüsü’nün  organize ettiği ve Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleştirilen  “CEO’lardan Yönetim Dersleri” isimli 3 haftalık programın fotoğraflarını çektim. Ayrıca yine 2010 yılında  Futuristler Derneği’nin Levent’teki  Microsoft  Binası’nda yapılan “Futurist Shuffle-4” toplantısını görüntüledim.




Ellyf: Instagram vb. siteler sayesinde fotoğraf paylaşma çılgınlığı yaşanıyor. Eline makineyi alan fotoğrafçı, ne düşünüyorsun bu konuda?

Tuncer: Yapılan işlere bakmak lazım. Emek sarfedilmiş, nitelikli fotoğraflar  kendini  belli ediyor.

Ellyf: Ford Otosan desteğiyle Gölcük Vehbi Koç Vakfı Kültür Merkezi'nde kişisel bir sergi açtın, ne gibi tepkiler aldın?

Tuncer: Benim için güzel bir anı oldu. Sergiyi açarken düşüncem kaliteli bir iş çıkarmaktı. İyi fotoğraf-iyi baskı.  Sergiyi gezenlerden aldığım tepkiler olumlu. Onun dışında kaç kişi gezdi; düşünceleri  nedir bilemiyorum. Belki sergi alanına bir defter konulsaydı gelen tepkileri daha sağlıklı ölçme şansım olabilirdi.

Ellyf: Hayatını fotoğrafçı olarak kazanmak ister miydin?

Tuncer: Evet... Yani sipariş almadan, sadece kendi istediğim  fotoğrafı çekebileceğim  maddi  özgürlüğüm olmasını isterdim. Tabii ki bu bir hayal. Bunun için piyangodan yüklü bir para çıkması lazım.



Ellyf: Takip ettiğin fotoğrafçılar var mı?

Tuncer: Türkiye’den Cem Turgay, Nuri Bilge Ceylan, Mehmet Turgut;   yurtdışından ise Sebastiao Salgado, Nikos Ekonomopoulos,  Christina Garcia Rodero, Anders Petersen ve Steve Mccurry. Bu saydığım kişiler iyi işler çıkarmış olan ve bundan sonra da çıkaracağını umut ettiğim fotoğrafçılar. Bir de Ara Güler, Josef Koudelka, Marc Riboud, Jean Loup Sieff, Robert Doisneau,  Andre Kertesz, Alfred Eisenstaedt ve Eugene Smith gibi  efsaneler var. Fotoğraflarının çoğu beynime kazınmıştır;  yine de ara ara bakarım.

Ellyf: Bazı ünlü fotoğraf kareleri vardır, mesela “Afgan Kızı”... Seni çok etkileyen bir fotoğraf karesi ve fotoğrafçı var mı desem?

Tuncer: Alfred Eisenstaed’in 1963 yılında Paris’te bir kukla gösterisi sırasında çektiği fotoğraf beni çok etkilemiştir. Gösteriyi seyreden çocuklardan herbirinin farklı tepki vermesi ve fotoğrafçının bütün bu ifadeleri tek kareye sığdırması tam bir ustalık işi.



Ellyf: Sanat çok geniş bir kavram, Fotoğrafçılık da bir sanat olarak kabul görüyor. Kimilerine göreyse varolanı bir cihaz ile sabitlemek sanat değil, ne düşünüyorsun bu konuda?

Tuncer: Bu konuda yorum yapacak kadar kendimi kıdemli görmüyorum;  gerekli yorumlar işin ustaları tarafından zaten yapılıyor. Benim için önemli olan daha çok fotoğraf çekebilmek ve geriye nitelikli fotoğraflar bırakabilmek.

Ellyf: Fotoğrafçılığa ilgi duyanlara tavsiyelerini istesem?

Tuncer: Tesadüflere karşı duyarlı olmak ve ne istediğini çok iyi bilmek gerek. Bunun için donanımlı olmak yani sanatın diğer disiplinlerini (resim, müzik, edebiyat, sinema, vs.) de mümkün olduğu kadar takip etmek, Türkiye  ve  dünya  fotoğraf örneklerini  incelemek(internetle yetinmeyip imkanlar ölçüsünde sergilere gitmek, albümler almak), teknik bilgiyi arttırıcı yayınları okumak ve mümkünse workshoplara katılmak gerekiyor. Bu yazdıklarım tavsiyeden ziyade benim de uygulamaya çalıştığım prensipler.