11 Haziran 2012 Pazartesi

İBRAHİM BETİL-1

Bazı insanlar var ki kişisel gelişimlerini sadece daha çok para kazanmak daha iyi bir hayat yaşamak üzerine kurgulamaktan çok daha ötesini gerçekleştiriyorlar; başkaları için de çalışıp toplum için fayda üretiyorlar. Toplum için fayda üretmek öğretilen bir şey değil maalesef. Bunun için gerekli olan "erdem" değme üniversitelerin verdiği eğitim ile bile elde edilemez. Gönüllülük insanın içinden gelmeli, duyarlı olmalı insan ve belki de İbrahim Betil'in söylediği gibi bir parça rahatsız olmalı. Kendisi, ülkenin en büyük finans kuruluşlarında yöneticilik yapmış ama bu titrinden çok toplumsal konulardaki duyarlılığı ve çalışmaları ile tanınmış biri. TEGV, TOG, Enka Okulları, Öğretmen Akademisi Vakfı, Hrant Dİnk Vakfı ve son olarak Sen-De-Gel Derneği kurucusu ve baş gönüllüsü İbrahim Betil ile yaptığı çalışmalar üzerine söyleştim. Güneşli bir İstanbul haftasonunda, enfes boğaz manzarası eşliğinde, çay içip memleketin hali ahvali hakkında konuştuk. Konuşulacak o kadar çok konu vardı ki söyleşiyi iki parça halinde yazmak gerekti; işte ilk bölüm...
Ellyf: İnsanlar neden sosyal işlerde gönüllü olurlar? Neden rahatlarını bozarlar da böyle işler yaparlar? Sizin profilinizdeki biri; bankacılık-finans alanında Genel Müdürlük yapmış, şirketler yönetmişken neden belirli bir yaştan sonra köşesine çekilip gezip tozmaz?
İbrahim B.: Genelleme yapmak ne kadar doğru bilemiyorum ama ben rahatsız bir insanım. Türkiye, dünyanın 17. büyük ekonomisi olduğu halde sosyal yönden oldukça geri kalmış bir ülke. BM araştırmaları, Başbakanlık Kadın Statüsü Geliştirme araştırması, OECD araştırmaları gibi çeşitli güvenilir araştırmalara dayanarak söylüyorum bunu. Sosyal yönden Türkiye dünyanın çok gerilerinde. Eğitim düzeyi itibari ile, kadının toplumdan dışlanmışlığı itibari ile, kadına uygulanan şiddet, sağlık harcamalarına ayrılan pay... Adalet uygulamaları mesela; tutukluluk süreleri dünya kriterleri ile karşılaştırıldığında çok uzun.  Bir yurttaş olarak ben bunlardan huzursuzluk duyuyorum. Sadece bir kurumda yönetici olmakla bazı şeyleri değiştirmenin mümkün olmadığını bildiğimden, gençlerden başlayarak, eğitimden başlayarak,  bir farklılık yaratabilmek amacı ile bu huzursuzluğumu gidermeye çalışıyorum. Başardığım ölçüde de mutlu oluyorum, o zaman rahat ediyorum. Yani, benim için rahat etmek; bacak bacak üstüne atıp film izlemek değil veya tekne alıp yelken yapmak değil veya bir tatile gidip dünyayı gezmek değil. Dünyayı geziyorsam bir amacım olmalı. Ben de geziyorum, dünyanın çeşitli yerlerine gidiyorum, en son Afrika’ya gittim. Afrika’da dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Gambiya’da 1 hafta kaldım. Gördüm ki oranın yaşamını değiştirebilmem için de bir şeyler yapabilmem lazım.
Ellyf: Türkiye’de gençler ne durumda sizce? Sivil toplum kuruluşlarında gençlerle birlikte gönüllü çalışıyorsunuz.
İbrahim B.: Türkiye’de kadınlar ve gençler toplumda ötelenmiş ve dışlanmış kesimlerdir. Dünya’daki gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırdığımız zaman; özellikle kadınların toplumdan dışlanmışlığı, buna ek olarak gençlerin dışlanmışlığı var Türkiye’de. Bu son derece dikkat çekici.
Ellyf: Kadınlara olan dışlanmışlığı biliyoruz ve tartışıyoruz hep ama gençlerle ilgili dışlanmışlık çok da konuşulmuyor, biraz açabilir misiniz?
İbrahim B.: Tabii. Türkiye’de nüfusun %60 civarı 30 yaş altı olmasına rağmen mesela parlamentoda 30 yaş altında kaç kişi var Türkiye’yi temsilen? TBMM’yi oluşturan bu parlementoda  30 yaş altında kaç genç var?
Ellyf: Yaş sınırı zaten 25 sanırım?
İbrahim B.: Yaş sınırı 24. Hadi onu indiremediler 18’e ama 24 yaşında, 25 yaşında, 30 yaş altında kaç kişi var? Kadın olarak kaç kişi var? Bu bugünün sorunu değil. Bu yılların sorunu, yani 60 yıl, 70 yıl, 80 yılın sorunu bu. Türkiye’de ötelenmiş kesim gençler ve kadınlardır. Türkiye’de her şeye muktedir olduğunu düşünen ise yetişkin erkeklerdir.
Ellyf: Doğu kültürü genelde bu yönde işler ama Osmanlı’dan gelen bir sorun mudur sizce bu? Cumhuriyet sonrası türememiştir zannediyorum.
İbrahim B.: Yani Doğu kültüründen neyi kastettiğimize bağlı. Mesela iş hayatının içinde kadın nüfusunun sadece %23’ü yer alıyorsa ve Afganistan’da bu daha fazla ise, İran’da bu daha fazla ise biz acaba hangi Doğu kültüründen bahsediyoruz.
Ellyf: Peki nedir bu sorunun kaynağı, neden dışlanıyor kadınlar bu ülkede?
İbrahim B.: Bence bu, Anadolu’nun, Türkiye’nin kültürünün ötesinde, devletin baskıcı yönetim anlayışının etkilediği bir kültürel model. Baskı bizim toplumda aileden başlıyor; “Sus küçüğüm, söz büyüğün”. Sonra okulda, sınıflarda; “Çiçek ol, beni dinle”. Kollar kapalı, söylediğimi ezberle. Çoktan seçmeli sorulara cevap ver. Doğru yanlış ile ilerle. Sessiz sınıf, soru sormayan çocuklar. Üniversitelere gelindiğinde de olay pek değişmiyor. Orada da aynı şekilde baskı ve gençlere güvenmeme kültürü devam ediyor. E, devlette de benzeri devam ediyor. Vatandaş devlete itaat etsin.
Ellyf: Yani tamamen devlet yönetiminden kaynaklanıyor diyorsunuz?
İbrahim B.: Bence öyle. Yurtdışında “public servant”, kamuda çalışanların ingilizcesi, kamu hizmetkarıdır. Bizde bürokraside çalışanların, kamu hizmetkarı olup kamuya hizmet, yurttaşa hizmet vermek yerine daha çok yurttaşı yönetme-yönlendirme gibi bir yaklaşımı olduğundan, o kültürü daha çok sorgulamamız gerekir. Sosyal sermayeyi geliştirebilmek için bunu tartışmamızın önemli olduğu düşüncesindeyim.
Ellyf: Siz TEGV ve Enka Okulları gibi eğitim alanında öncü kurumların kuruculuğunu ve yöneticiliğini yapmış, eğitimle yakından ilgili bir insansınız. Şu anda yeni bir eğitim sistemi tartışılıyor: 4+4+4. Politikacılar eğitim sisteminde yapacakları değişiklikler ile ilgili eğitimcilerden ya da bu konuda çalışan Sivil Toplum Kuruluşları’ndan(STK) görüş alırlar mı? Mesela Amerika’da düşünce örgütlerinin sosyal hayata ya da bu gibi değişikliklere çok ciddi etkisi olduğunu biliyorum.
İbrahim B.: Eskiye oranla şimdi daha fazla görüş alınıyor STK’dan, eskiden hiç alınmıyordu. Bu,  katılımcı demokrasi anlayışının dünyada gelişmesidir, Türkiye’de de geliştirilmeye çalışılıyor. Fikir alınıyor ama alınan fikirler ne kadar uygulanıyor bundan emin değilim açıkçası. Gençlikle ilgili mesela bu hükümet Toplum Gönüllüleri Vakfı’ndan pek çok konuda görüş alıyor, toplantılar yapılıyor. TBMM Gençlik Komisyonu’ndan tutun, Gençlik ve Spor Bakanlığı hatta Bakanlar Kurulu’ndan bile davet aldık. Buna rağmen hala değiştirilmesi gereken çok şey var. Bunun için sivil toplumun sesini biraz daha çıkartması ve düzgün çalışmalar yapması gerekli. Sorunların kaynağının sadece devletin baskıcı tavrı ile de sınırlanmaması lazım. STK’ların yıllar boyunca şeffaf olmaması, gizli gündemler ile bir şeyler yapma girişimleri de sivil topluma karşı güven kaybına yol açmıştır. STK’ların bunları da düzeltmesi için ciddi adımlar atmasının önemli olduğu düşüncesindeyim.
Ellyf: Sivil Toplum Kuruluşu denildiği zaman o kapsamda aslında farklı niyetler ya da gizli ajandalar mı vardı?
İbrahim B.: Galiba vardı, yani çok bastırıldığı için ister istemez örgütlenmeler de gizli  gündemleri hayata geçirebilmeleri için belki de oldu. Bunlar tabii ki güven kaybına yol açtı.
Ellyf: Daha yeni yeni düzeliyor sanırım?
İbrahim B.: Bunu düzeltmek de sivil toplumun sorumluluğunda.
Ellyf: Eğitim sistemi ile ilgili bir sıkıntı olduğu konusunda herkes hemfikir sanıyorum. Hem ilköğretim hem üniversite eğitimi ile ilgili ciddi sorunlar var. 4+4+4 formülü ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
İbrahim B.: Hala net olmayan bazı konular var. Benim zorunlu eğitim süresinin 12 yıla çıkartılmış olmasından bir rahatsızlığım yok. Kademelendirilmesinden de  hiçbir rahatsızlığım yok. Ancak sorguladığım ve rahatsız olduğum konu 66 ayını dolduran çocukların ilköğretime alınacak olması. Bunun yanlış olduğunu düşünüyorum, bunlar daha okul öncesi eğitim alması gereken çocuklar. Bunu formel eğitiminin içerisine 1.sınıf olarak sokmanın yanlış olduğunu, bunun bilimsel eğitim yaklaşımı ile örtüşmediğini düşünüyorum. Aileleri de çok tedirgin ediyor bu durum. Birinci eleştirim burada. İkinci eleştirim de, ilk 4 yılı bitiren çocukların ortaokulda alan seçme konusuna yönlendirilmelerini doğru bulmuyorum. Çünkü ilk 4 yılı bitiren, 5 yaşında başlamış ancak 9 yaşına gelmiş çocuğu bir alan seçmeye yönlendirmek demek, aslında o çocuğun yeteneklerini-becerilerini keşfetmesine, kendisini  tanımasına olanak sağlamadan ailesinin dogmatik doğrularına göre yönlendirilmesi demek ki bu çok yanlış olabiliyor. Bir annenin, babanın doğrusu ile o çocuğun becerileri-yetenekleri ile örtüşmeyebilir. Bu yanlışlar yaşanacak, yaşandıkça da dersler alınacak ve ondan sonra bazı yeni düzenlemeler getirilecektir diye ümit ediyorum.
Ellyf: Eğitim aslında ailede başlıyor. Ailelerin doğruyu ve yanlışı anlatıp çocuklarına seçim şansı tanımaları da çok önemli. Bireysel olarak, Türkiye’de ailelerin çocuklarına yeterli eğitim veremediği görüşündeyim. Okuldaki eğitim elbette devlet eli ile bir şekilde iyileştirilebilir ama ailedeki eğitim kalitesi nasıl iyileştirilebilir sizce?
İbrahim B.: Ailedeki eğitimin kalitesi, uzun vadede kadınların okullaşmasını artırmamızla mümkün. Türkiye, konuşmamın başında da söylediğim gibi, kadınların okullaşma oranı itibarıyla dünyanın çok gerilerinde. Kadınların ilköğretim mezunu olmaları konusunda dünyada 200 ülke içinde 105. sıradayız. Dünyanın 17. büyük ekonomisinden söz ediyorum. Özellikle altını çizmek isterim, bilimsel çalışmalar gösteriyor ki kadınların eğitimi erkeklerin eğitiminden daha önemlidir. Çünkü kadın eğitildiği zaman: 1- Çocuk ölümleri azalıyor. 2- Çocukların eğitim oranları artıyor. 3- Çocukların bedensel ve duygusal gelişimleri daha hızlı oluyor. Şimdi bütün bu bulgular varken, biz kadınların eğitimini önemsemeyip onları okullardan uzaklaştırarak bu toplumun gelişimini ciddi şekilde köreltmişiz. O nedenle önce kadınlar eğitilecek, ondan sonra ailede çocuklara karşı daha nitelikli bir yaklaşım başlayacak. Bu, en azından 15-20 yıllık bir süreçtir. Maalesef geceden sabaha olması mümkün değil.
Ellyf: Üniversiteler ile ilgili çeşitli listeler yayınlanıyor. “En iyi üniversiteler arasına 4 Türk üniversitesi girdi” diye başlıklar atılıyor. Bazı profesörlerin de itirazları var bu konuda; bunun akademik bir sıralama olmadığı ile ilgili. Siz üniversitelerin durumunu nasıl görüyorsunuz?
İbrahim B.: Üniversitelerin sayıca çok fazla olduğunu düşünüyorum. 165-170’e yakın üniversite var Türkiye’de. Bir bakıma yüksek öğrenime olan talebi karşılamak adına önemli, bir bakıma da sosyal alanda pozitif etkileri oluyor bir ilde üniversite açılmasının. O ile farklı yörelerden gelen gençlerin getirdiği hareketlilik, kültürel farklılık sosyal yönden olumlu ama ben üniversitelerin nitelik olarak çok yetersiz olduğunu düşünüyorum. Sırf üniversite açmış olmak adına bir yerlerde üniversiteler açıldığını düşünüyorum. Akademik yönden dünyanın gelişmiş üniversiteleri ile boy ölçüşebilecek noktada olmadıkları kanısındayım.
Ellyf: Nasıl değişir peki bu durum? Var mı bir öngörünüz? Genç nüfus çok olduğu için çok fazla üniversite olması bu anlamda faydalı olabilir ama yüksek öğrenimde kalite nasıl artırılabilir sizce?
İbrahim B.: Bir kere üniversiteye olan talebi bizim biraz kısıtlayabilmemiz gerek, yasaklamak değil. Kısıtlayabilmemiz için, lise düzeyinden başlayarak meslek okullarını gençler tarafından tercih edilebilecek, arzu edilebilecek eğitim ortamları haline getirebilmemiz lazım. Türkiye’nin başarısız olduğu bir diğer alan da maalesef meslek okullarıdır. Meslek okullarında da hiç ciddi bir adım atılmıyor. Gençlerin meslek okullarını tercih etmelerini sağladığımızda üniversiteye olan talep azalacaktır. O zaman, üniversitelerin kaliteleri biraz daha artabilecektir. Bu nihayetinde oradaki öğretim üyeleri ile, yapılacak araştırmalar ile, öğrencilerin laboratuvarlarda, sınıflarda çok kalabalık olmamaları ile bağlantılı bir olay.
DEVAMI HAFTAYA...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder