16 Haziran 2012 Cumartesi

İBRAHİM BETİL-2

İbrahim Betil ile yaptığımız söyleşinin devamını da merak edenleri daha fazla bekletmeden yazmak gerekiyor. Sakal bırakarak dikkat çekmeye çalıştığı yargıdaki reform ihtiyacı, Sen-De-Gel Derneği çalışmaları ve çocuk müzikleri arşivi... Konuk çok yönlü olunca kaçınılmaz olarak söyleşi de zihin açıcı oluyormuş.
Ellyf: Sakal bırakmanız çok konuşuldu ve gördüğüm kadarıyla halen sakallısınız. Bu bir tür eylem ya da  protesto şekli mi? Yargıda reform konusuna dikkat çekmeye çalışıyorsunuz sanıyorum bu şekilde.
İbrahim B.: Ben yıllar boyunca her gün traş olan bir insan olarak, sakal bırakmayı dikkat çekmek için yaptım. Yaklaşık 7-8 ay önce başladım. Bu çerçevede insanların en azından dikkatini çekip, Türkiye’de yargıda reform yapılması konusunu gündeme getirmek için bir girişim başlattım. Yaklaşık 3000 küsür katılımcıyla bir platform oluşturduk. Öneriler geliştirdik ve bu önerileri Adalet Bakanlığı’na ilettik. Tabii nasıl değerlendirirler bilemiyorum. Bir reform çalışması yapıldığına yönelik ifadeler var, bunlara bir katkı sağlar mı sağlamaz mı bizim önerilerimiz, siyasiler karar verecek. Yargı konusunun Türkiye’nin ciddi adımlar atması gereken bir alan olduğunu düşünüyorum. 1940’lı yıllarda devlet bütçesinin içinde Adalet Bakanlığı’na ayrılan pay %3.5  iken, aradan geçen 60-70 yılda bu pay eriyip eriyip %1’e indiyse, bu durum benim kafamda bazı sorular oluşturuyor. Suç oranları azaldı mı? Uluslararası istatistik enstitülerinin çalışmalarına bakıyorum böyle bir şey görmüyorum. Niçin tutukluluk oranlarının bu kadar yüksek olduğu bir ülkedeyiz? Adalet mekanizması neden yavaş çalışıyor? Hakim ve savcı açıkları neden kapatılmıyor? Bir hakime neden 50 dosya yerine 500 dosya veriliyor? Tabii bunlar hep süreci yavaşlatıyor ve bence herhangi bir ideolojiden bağımsız olarak yurttaşın adalet sistemine olan güvenini sarsıyor.
Ellyf: Bir yanda da tecavüz, kadına şiddet vb. konularda cezalar caydırıcı değil. İnsanların adalete olan inancını sarsan şeylerden biri de bu. Hatta çoğu zaman internet üzerindeki forumlarda idam cezasının geri gelmesi yönünde talepler okuyoruz.
İbrahim B.: Bu iş artık trajik boyutu aştı. En son küçük bir çocuğa tecavüzde bulunan sapıklar için, mahkeme tarafından “kendi rızasıyla gerçekleşti” kararı verilerek beraat kararı verildi. Bütün bunlar toplumun vicdanını olumsuz yönde etkiliyor. Bir Uludere olayı var; 34 tane çocuğum öldü, adalet sistemi hala sorgulamıyor. Ama dönüyor geriye; 28 Şubat olayını veya 1980 olaylarını sorguluyor. O zaman ben de şunu soruyorum: Yapılan yanlışların 28 Şubat olsun, 80 müdahalesi olsun, sorgulanması için 30 yıl mı bekleyeceğiz? Adaletse neden bir an önce gündeme getirilmiyor? Neden hemen işlemiyor? Yurttaş olarak çok şikayetçiyim. Yakıştıramıyorum dünya ekonomisinin önderlerinden birine. Şunu söyleyeyim; eğer sosyal alanda, adalette, eğitimde, diğer bütün temel insan haklarını gösteren işaretlerde gelişme gösteremezsek, Türkiye’nin ekonomik büyüklüğünü sürdürebilirliği ciddi biçimde riske girmiş olacak.
Ellyf: İnsan hakları ve adalet demişken; Hrant Dink vakfında da çalışmalarınız var. Dava geçtiğimiz aylarda acıtıcı bir şekilde sonuçlandı pek çok insan için. Hrant Dink davası belki kendi özelinde bu davayı kovalayan pek çok insanın olduğu bir dava ama belki  böyle takip edilmeyen nice vaka var. Siz de bu kapsamda ülkede demokratikleşme ve insan hakları alanında çalışmalar yapıyorsunuz, ne durumda oradaki çalışmalar?
İbrahim B.: Bu çalışma; insan hakları, vicdan özgürlüğü, özgür ifade için ve geçmişle bir şekilde hesaplaşmaya yönelik...  Hatta hesaplaşma değil yüzleşmeye yönelik bir çalışma. Benim için bir insanın inancı, bir insanın kökeni, hiçbir koşul altında o insanın şiddete maruz kalmasına sebep olamaz. Bu yapılıyorsa, bunu yapan her kimse, hangi anlayış ise, bunun hesabının sorulması lazım. Bu toplumda hukuk çalışmadığı için maalesef geçmişte çok sıkıntılar yaşadık. Kimisi komünist diye içeri atıldı, kimisi ülkücü diye öldürüldü. Düşüncelerinden dolayı insanlar yok edildi. Şimdi Kürtler ile ilgili yaşıyoruz aynı sıkıntıları, aynı sorunları. İşte Ermeni diye ayrımcılık, hristiyan diye ayrımcılık... O zaman şunu sormak geliyor aklıma: Nedir bu topraklarda yaşamayı hak etmenin temel özelliği? Sünni, Türk ve devletçi olmak mı? Bu mudur arzu ettiğimiz, zengin, farklılıklarla bir arada olan Anadolu Kültürü diye övündüğümüz ortam? Bu mu örnek aldığımız Mevlana’nın bakış açısı? Yoksa bunları kenara itip, bunlar lafta kalsın biz yine bildiğimizi okuruz yaklaşımı mı geçerli olur? Olmayacak.  İnsanlığın duyguları ile, düşünceleri ile bunların üstesinden geleceğine inanıyorum. Hrant Dink Vakfı’nın çalışmaları bir yerde adalete, haksızlıklara, insan haklarının önemli olduğuna, haksızlıkların yok edilmesi gerektiğine dikkat çekmek amacında. Bu da sadece Hrant Dink için yapılmıyor. Kim aynı sıkıntıya, aynı haksızlığa uğrarsa, bu toplumda bu konuda bir duyarlılık yaratmak amacı ile çalışılıyor.
Ellyf: Siyasileri Hrant Dink davası ya da insan hakları konularında samimi buluyor musunuz?
İbrahim B.: Bazen buluyorum bazen bulmuyorum. Siyasetçi kendi işine geldiği zaman samimi oluyor. Kendi işine gelmediği zaman o samimiyeti terk ediyor. Pek çok başka etkenler var etrafta. O etkenlerin etkisi altında kalıyor. Herhalde politik bir hesap yapıyor. Yön değiştirebiliyor çok hızlı.
Ellyf: Ülkede her konuda bir ikiye bölünmüşlük var, bir siz biz kavgası söz konusu. Çoğu insana da 80 darbesi öncesini hatırlatan bir tablo bu, o denli çatışmalar olmasa da. Bu durumu siyasiler mi yaratıyor, başka etkenler var mıdır?
İbrahim B.: Siyasilerin rolü var, oy toplama amacı ile bu sen ben ötekileştirme yaklaşımı işlerine geliyor olabilir. Toplumu 2’ye bölmek de yetmiyor, 3’e bölüyor, 4’e bölüyor. Çok farklı cephelere bölüyor çünkü bölünce yönetmek daha kolay oluyor galiba.
Ellyf: Söyleşinin başında bahsettiniz Gambiya’ya gittim diye sanıyorum Sen-De-Gel Derneği ile ilgili bir seyahatti bu. Nereden çıktı böyle bir dermek kurma fikri?
İbrahim B.: Derneği kuralı 3-4 ay oldu daha. Bu süre içinde pek çok  yere proje başvurularımızı yaptık. Projeler yazıldı. Amaç; dünyanın en az gelişmiş ülkelerinde sosyal ve ekonomik gelişime sürdürülebilir destek sağlamak. Buradan yardım toplayıp oraya para göndermek yerine, buradan oraya verilecek destek ile orada ekonomik bir gelişimin sosyal gelişimi tetiklemesine yardımcı olmak istiyoruz. Gambiya, Afrika’nın en küçük, en yoksul ülkesi... Balıkçılıkla başlıyoruz projelerimize. Orada tatlı su balıkçılığı için uygun ülkenin içinden geçen bir nehir var. Balık teknesi ya da malzemeleri alacak imkanları yok. Oraya 4-5 tane balıkçı teknesi verilecek, o balıkçı teknelerinden elde edilen gelirin belli bir kısmını bize verecekler, belli bir kısmını balık tutanlara verecekler. Para biriktikçe yeni bir balıkçı teknesi alıp başka insanlara başka köylere vereceğiz. Böylelikle balıkçılığı bu anlamda geliştirmeyi düşünüyoruz. Benzer uygulamalar hayvancılık ile ilgili de yapılacak. 5 tane hayvan vereceğiz. Her iki yavrudan bir tanesini alıp başka ailelere vereceğiz. Marangozluk, kaynak atölyeleri, kadınların el işlerini geliştirmek gibi çok çeşitli projelerimiz var. Bunların her biri ekonomik yaşamda bir etki yaratabilecek şekilde tasarlandı.
Ellyf: Gambiya nasıl seçildi?
İbrahim B.: Gambiya’dan 2 kişi internet üzerinden Toplum Gönüllüleri Vakfı’nı  bulmuş. Orada bir dernekleri var, kadını ve çocuğu geliştirmeye yönelik çalışmalar yapıyorlar.  Bize geldiler nasıl iş birliği yapabiliriz diye. Ben de onun üzerine sahada dolaşmaya çok inandığım için yapılanı birebir görmek adına Gambiya’ya gittim. Bir göreyim dedim yaptıklarını, dolaştım, köylerinde yattım kalktım. Köylülerle, kadınlarla, gençlerle toplantılar yaptım ve bu projeleri birlikte geliştirdik. Onun üzerine böyle bir dernek kurup bu iş birliğine Gambiya’dan başlayalım dedik.
Ellyf: Bu çalışmalara Gambiya Cumhuriyeti’nin desteği olacak mı?
İbrahim B.: Devletin imkanları yok denecek kadar az olsa da yapılacak projelerin önünü açmak açısından prensip olarak destek veriyor. Büyükelçileri ile görüştük. Uluslararası bir takım kuruluşlarla, Birleşmiş Milletler ile görüşüyoruz. Altyapı için Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, Dış İşleri Bakanlığı ile paylaştık projeleri. Onlar da destek verecekler. Özel sektörden de biraz destek alarak hayata geçireceğiz.
Ellyf: Geçtiğimiz yıl Somali’ye çok ciddi yardım yapıldı devlet kanalı ile. Eleştriler de oldu neden Somali, neden Afrika diye.  Size de böyle tepkiler geliyor mu ne işiniz var Gambiya’da, niye oradasınız, Türkiye’de yok mu yardım edilecek bir yer diye?
İbrahim B.: Tabii, zaman zaman soruyorlar. Eleştirel anlamda olmasa bile insanlar anlamak adına soruyorlar. Ben de kendilerine şunu söylüyorum. Benim Türkiye’de gitmediğim il yok. Pek çok ilin de ilçelerine kadar gitmişimdir. Türkiye’de de yoksulluk var ancak oradaki yoksulluk başka bir yoksulluk. Ben meseleyi insani bir bakış açısı içinde değerlendiriyorum. Benim için sınırlar önemli değil. Ben sınırsız bir dünya özlemi içindeyim. Her toplantıdan önce dua ettikleri için sordum. Neden bu kadar çok şükrediyorsunuz, dua ediyorsunuz diye. Cevap olarak şunu söylediler: “Ailemizle bir araya gelip yılda bir kere de olsa et yiyebildiğimiz için şükrediyoruz.” Günde bir öğün yemekle yaşanabileceğini gördüm ben orada bir hafta boyunca. Türkiye’deki yoksulluktan biraz farklı, daha acı bir durum var. Burada yurttaşlarımıza olan desteğim devam ederken, eş zamanlı olarak oralarda da bir şeyler yapmanın insani bir görev olduğu düşüncesindeyim. Yapılacak daha çok iş var dünyada.
Ellyf: Yeni projeleriniz ve hedefleriniz nelerdir?
İbrahim B.: Yeni projem Sen-De-Gel’i hayata geçirebilmek. Gençlerle yaptığımız çalışmalarda epey mesafe aldığımızı düşünüyorum. 10 yıl önce, “Gençleri örgütlüyorsun, başın derde girecek.” diyen bazı akranlarım; 10 yıl sonunda 105 tane üniversitede her yıl binlerce gönüllü gencin, arada hiç bir sürtüşme, hiç bir çatışma olmaksızın 900’den fazla proje yaptığını görüp etkileniyorlar. Gençler bana şunu gösterdi ki bu toplumda gerçekten ayrımcılık yapmadan yaşamak mümkün. Türk, Kürt, Alevi, Sünni, başı kapalı, başı açık, komunist, ülkücü, kapitalist olanlar bir araya gelip bir projede çalıştıktan sonra, Türkiye’nin her noktasında yatacak yatağım var diyebilmeleri ciddi bir mesaj veriyor bu topluma. Bu toplumun gençlerine inanmayanlara, bu toplumda ötekileştirmeyi, ayrımcılığı önemli bir ilke haline getirmiş olanlara bir mesaj veriyor. Onun için Toplum Gönüllüleri başarılı bir proje oldu. Öğretmen Akademisi Vakfı, Türkiye’de eğitimin, öğretmenlerin gelişimini artırarak eğitimin niteliğini artırmanın önemine odaklanıp 3 yıldır binlerce öğretmene mesleki gelişim eğitimleri verdi. Çocuklardan çok şey öğreniyorum. Onları dinlediğimiz, onlara hükmetmek yerine onlarla aynı dili konuşmaya çalışıp anlamaya başladığımız zaman beynimin yenilendiğini hissediyorum ve çok heyecanlanıyorum.
Ellyf: Sizin bir kızınız vardı değil mi? O kaç yaşındadır?
İbrahim B.: Evet, kızım 38 yaşında. İki tane de torunum var. Torunlarım zaman zaman beni çok şaşırtıyor. Mesela 4 yaşındaki torunum geçen sene bana bir laf etti, benim hayatımı değiştirdi. Diyeceksin ki bu yaştaki adamın hayatını 4 yaşındaki çocuk nasıl değiştiriyor? Yaz aylarında beni şortla gördü; “Dede senin karnında çocuk mu var?” dedi. O an ne kadar kilo aldığımı ve rejime girmem gerektiğini çarpıcı bir şekilde öğrendim ve 2 ay içerisinde 4-5 kilo verdim.
Ellyf: Çocuklarla aranız çok iyi gibi görünüyor?
İbrahim B.: Benim çok sevdiğim gençlerden biri geçen sene 4. sınıftaydı. Bizim bir Edebiyat yarışmamız var liseler arası Adapazarı Enka Okulları’nda. Yaşar Kemal de jürimizdeydi, oraya götürmüştüm. Okulu gezdirirken, çocuklarla çok yakın olduğumdan beni gördükleri zaman koşarlar bana doğru, ben de sarılırım onlara böyle, 7-8 çocukla sarmaş dolaş sarıldık. Dedim ki “Yaşar amcanıza da sarılın, o da bize misafir geldi”. Sorgusuz sualsiz sarıldı hepsi  birden. Yaşar Kemal de dedi ki; “Ben çocukları insan oldukları için severim. Gerçek insan onlardır.” Çocuklardan bir tanesi başını kaldırdı ve “Çocuklar insan değildir ki” dedi. Anında ona döndüm ne demek istiyorsun diye, biz Yaşar Kemal ile göz göze kaldık. “Tabii hocam değildir.” dedi. “Herkes bizi çocuk olduğumuz için seviyor, büyük insan olduğumuz zaman kimse bize sarılmayacak.” dedi.
Ellyf: Çözmüş o yaşta. Çocuk müzikleri ile ilgili bir arşiviniz var değil mi? Türkiye’de çok çocuk şarkısı yok galiba?
İbrahim B.: 1996 yılında mıydı 97 yılında mıydı, Açık Radyo’da program yapan bir arkadaşım beni radyoya çağırdı. İstediğin müziği getir dedi. Ben de o zamanlar ağırlıklı olarak eğitimle uğraştığım için çocuk şarkıları getireyim dedim, çocuk şarkıları çalarız. O zamana kadar bilmiyorum ne var ne yok. Biraz aramaya başladım müzik dükkanlarında falan ama çocuk şarkısı bulamıyorum. Çıldıracağım. Bana izin ver bir 2-3 hafta sonra geleyim programa dedim. İnternet üzerinden biraz çocuk müzikleri getirdim falan. Neyse çıktık programa fakat ben kafayı taktım. O kadar zengin bir Anadolu Kültürü varken neden ninniler, bunların cdleri, çocuk şarkıları yok diye. Dünyada da araştırmaya başladım.  130 ülkeden ninniler, oyun şarkıları, eğitimle ilgili şarkılar buldum. İnternetten aldım, büyükelçilere yazdım, onlardan istedim. Bu şekilde yaklaşık 10.000’e yakın şarkı içeren bir koleksiyonum oldu. Ondan sonra Açık Radyo’da 2 yıl boyunca çocuk programı yaptım çocuklarla birlikte. Sonra da hepsini götürüp Adapazarı’ndaki  okulun kütüphanesine bağışladım.

11 Haziran 2012 Pazartesi

İBRAHİM BETİL-1

Bazı insanlar var ki kişisel gelişimlerini sadece daha çok para kazanmak daha iyi bir hayat yaşamak üzerine kurgulamaktan çok daha ötesini gerçekleştiriyorlar; başkaları için de çalışıp toplum için fayda üretiyorlar. Toplum için fayda üretmek öğretilen bir şey değil maalesef. Bunun için gerekli olan "erdem" değme üniversitelerin verdiği eğitim ile bile elde edilemez. Gönüllülük insanın içinden gelmeli, duyarlı olmalı insan ve belki de İbrahim Betil'in söylediği gibi bir parça rahatsız olmalı. Kendisi, ülkenin en büyük finans kuruluşlarında yöneticilik yapmış ama bu titrinden çok toplumsal konulardaki duyarlılığı ve çalışmaları ile tanınmış biri. TEGV, TOG, Enka Okulları, Öğretmen Akademisi Vakfı, Hrant Dİnk Vakfı ve son olarak Sen-De-Gel Derneği kurucusu ve baş gönüllüsü İbrahim Betil ile yaptığı çalışmalar üzerine söyleştim. Güneşli bir İstanbul haftasonunda, enfes boğaz manzarası eşliğinde, çay içip memleketin hali ahvali hakkında konuştuk. Konuşulacak o kadar çok konu vardı ki söyleşiyi iki parça halinde yazmak gerekti; işte ilk bölüm...
Ellyf: İnsanlar neden sosyal işlerde gönüllü olurlar? Neden rahatlarını bozarlar da böyle işler yaparlar? Sizin profilinizdeki biri; bankacılık-finans alanında Genel Müdürlük yapmış, şirketler yönetmişken neden belirli bir yaştan sonra köşesine çekilip gezip tozmaz?
İbrahim B.: Genelleme yapmak ne kadar doğru bilemiyorum ama ben rahatsız bir insanım. Türkiye, dünyanın 17. büyük ekonomisi olduğu halde sosyal yönden oldukça geri kalmış bir ülke. BM araştırmaları, Başbakanlık Kadın Statüsü Geliştirme araştırması, OECD araştırmaları gibi çeşitli güvenilir araştırmalara dayanarak söylüyorum bunu. Sosyal yönden Türkiye dünyanın çok gerilerinde. Eğitim düzeyi itibari ile, kadının toplumdan dışlanmışlığı itibari ile, kadına uygulanan şiddet, sağlık harcamalarına ayrılan pay... Adalet uygulamaları mesela; tutukluluk süreleri dünya kriterleri ile karşılaştırıldığında çok uzun.  Bir yurttaş olarak ben bunlardan huzursuzluk duyuyorum. Sadece bir kurumda yönetici olmakla bazı şeyleri değiştirmenin mümkün olmadığını bildiğimden, gençlerden başlayarak, eğitimden başlayarak,  bir farklılık yaratabilmek amacı ile bu huzursuzluğumu gidermeye çalışıyorum. Başardığım ölçüde de mutlu oluyorum, o zaman rahat ediyorum. Yani, benim için rahat etmek; bacak bacak üstüne atıp film izlemek değil veya tekne alıp yelken yapmak değil veya bir tatile gidip dünyayı gezmek değil. Dünyayı geziyorsam bir amacım olmalı. Ben de geziyorum, dünyanın çeşitli yerlerine gidiyorum, en son Afrika’ya gittim. Afrika’da dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Gambiya’da 1 hafta kaldım. Gördüm ki oranın yaşamını değiştirebilmem için de bir şeyler yapabilmem lazım.
Ellyf: Türkiye’de gençler ne durumda sizce? Sivil toplum kuruluşlarında gençlerle birlikte gönüllü çalışıyorsunuz.
İbrahim B.: Türkiye’de kadınlar ve gençler toplumda ötelenmiş ve dışlanmış kesimlerdir. Dünya’daki gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırdığımız zaman; özellikle kadınların toplumdan dışlanmışlığı, buna ek olarak gençlerin dışlanmışlığı var Türkiye’de. Bu son derece dikkat çekici.
Ellyf: Kadınlara olan dışlanmışlığı biliyoruz ve tartışıyoruz hep ama gençlerle ilgili dışlanmışlık çok da konuşulmuyor, biraz açabilir misiniz?
İbrahim B.: Tabii. Türkiye’de nüfusun %60 civarı 30 yaş altı olmasına rağmen mesela parlamentoda 30 yaş altında kaç kişi var Türkiye’yi temsilen? TBMM’yi oluşturan bu parlementoda  30 yaş altında kaç genç var?
Ellyf: Yaş sınırı zaten 25 sanırım?
İbrahim B.: Yaş sınırı 24. Hadi onu indiremediler 18’e ama 24 yaşında, 25 yaşında, 30 yaş altında kaç kişi var? Kadın olarak kaç kişi var? Bu bugünün sorunu değil. Bu yılların sorunu, yani 60 yıl, 70 yıl, 80 yılın sorunu bu. Türkiye’de ötelenmiş kesim gençler ve kadınlardır. Türkiye’de her şeye muktedir olduğunu düşünen ise yetişkin erkeklerdir.
Ellyf: Doğu kültürü genelde bu yönde işler ama Osmanlı’dan gelen bir sorun mudur sizce bu? Cumhuriyet sonrası türememiştir zannediyorum.
İbrahim B.: Yani Doğu kültüründen neyi kastettiğimize bağlı. Mesela iş hayatının içinde kadın nüfusunun sadece %23’ü yer alıyorsa ve Afganistan’da bu daha fazla ise, İran’da bu daha fazla ise biz acaba hangi Doğu kültüründen bahsediyoruz.
Ellyf: Peki nedir bu sorunun kaynağı, neden dışlanıyor kadınlar bu ülkede?
İbrahim B.: Bence bu, Anadolu’nun, Türkiye’nin kültürünün ötesinde, devletin baskıcı yönetim anlayışının etkilediği bir kültürel model. Baskı bizim toplumda aileden başlıyor; “Sus küçüğüm, söz büyüğün”. Sonra okulda, sınıflarda; “Çiçek ol, beni dinle”. Kollar kapalı, söylediğimi ezberle. Çoktan seçmeli sorulara cevap ver. Doğru yanlış ile ilerle. Sessiz sınıf, soru sormayan çocuklar. Üniversitelere gelindiğinde de olay pek değişmiyor. Orada da aynı şekilde baskı ve gençlere güvenmeme kültürü devam ediyor. E, devlette de benzeri devam ediyor. Vatandaş devlete itaat etsin.
Ellyf: Yani tamamen devlet yönetiminden kaynaklanıyor diyorsunuz?
İbrahim B.: Bence öyle. Yurtdışında “public servant”, kamuda çalışanların ingilizcesi, kamu hizmetkarıdır. Bizde bürokraside çalışanların, kamu hizmetkarı olup kamuya hizmet, yurttaşa hizmet vermek yerine daha çok yurttaşı yönetme-yönlendirme gibi bir yaklaşımı olduğundan, o kültürü daha çok sorgulamamız gerekir. Sosyal sermayeyi geliştirebilmek için bunu tartışmamızın önemli olduğu düşüncesindeyim.
Ellyf: Siz TEGV ve Enka Okulları gibi eğitim alanında öncü kurumların kuruculuğunu ve yöneticiliğini yapmış, eğitimle yakından ilgili bir insansınız. Şu anda yeni bir eğitim sistemi tartışılıyor: 4+4+4. Politikacılar eğitim sisteminde yapacakları değişiklikler ile ilgili eğitimcilerden ya da bu konuda çalışan Sivil Toplum Kuruluşları’ndan(STK) görüş alırlar mı? Mesela Amerika’da düşünce örgütlerinin sosyal hayata ya da bu gibi değişikliklere çok ciddi etkisi olduğunu biliyorum.
İbrahim B.: Eskiye oranla şimdi daha fazla görüş alınıyor STK’dan, eskiden hiç alınmıyordu. Bu,  katılımcı demokrasi anlayışının dünyada gelişmesidir, Türkiye’de de geliştirilmeye çalışılıyor. Fikir alınıyor ama alınan fikirler ne kadar uygulanıyor bundan emin değilim açıkçası. Gençlikle ilgili mesela bu hükümet Toplum Gönüllüleri Vakfı’ndan pek çok konuda görüş alıyor, toplantılar yapılıyor. TBMM Gençlik Komisyonu’ndan tutun, Gençlik ve Spor Bakanlığı hatta Bakanlar Kurulu’ndan bile davet aldık. Buna rağmen hala değiştirilmesi gereken çok şey var. Bunun için sivil toplumun sesini biraz daha çıkartması ve düzgün çalışmalar yapması gerekli. Sorunların kaynağının sadece devletin baskıcı tavrı ile de sınırlanmaması lazım. STK’ların yıllar boyunca şeffaf olmaması, gizli gündemler ile bir şeyler yapma girişimleri de sivil topluma karşı güven kaybına yol açmıştır. STK’ların bunları da düzeltmesi için ciddi adımlar atmasının önemli olduğu düşüncesindeyim.
Ellyf: Sivil Toplum Kuruluşu denildiği zaman o kapsamda aslında farklı niyetler ya da gizli ajandalar mı vardı?
İbrahim B.: Galiba vardı, yani çok bastırıldığı için ister istemez örgütlenmeler de gizli  gündemleri hayata geçirebilmeleri için belki de oldu. Bunlar tabii ki güven kaybına yol açtı.
Ellyf: Daha yeni yeni düzeliyor sanırım?
İbrahim B.: Bunu düzeltmek de sivil toplumun sorumluluğunda.
Ellyf: Eğitim sistemi ile ilgili bir sıkıntı olduğu konusunda herkes hemfikir sanıyorum. Hem ilköğretim hem üniversite eğitimi ile ilgili ciddi sorunlar var. 4+4+4 formülü ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
İbrahim B.: Hala net olmayan bazı konular var. Benim zorunlu eğitim süresinin 12 yıla çıkartılmış olmasından bir rahatsızlığım yok. Kademelendirilmesinden de  hiçbir rahatsızlığım yok. Ancak sorguladığım ve rahatsız olduğum konu 66 ayını dolduran çocukların ilköğretime alınacak olması. Bunun yanlış olduğunu düşünüyorum, bunlar daha okul öncesi eğitim alması gereken çocuklar. Bunu formel eğitiminin içerisine 1.sınıf olarak sokmanın yanlış olduğunu, bunun bilimsel eğitim yaklaşımı ile örtüşmediğini düşünüyorum. Aileleri de çok tedirgin ediyor bu durum. Birinci eleştirim burada. İkinci eleştirim de, ilk 4 yılı bitiren çocukların ortaokulda alan seçme konusuna yönlendirilmelerini doğru bulmuyorum. Çünkü ilk 4 yılı bitiren, 5 yaşında başlamış ancak 9 yaşına gelmiş çocuğu bir alan seçmeye yönlendirmek demek, aslında o çocuğun yeteneklerini-becerilerini keşfetmesine, kendisini  tanımasına olanak sağlamadan ailesinin dogmatik doğrularına göre yönlendirilmesi demek ki bu çok yanlış olabiliyor. Bir annenin, babanın doğrusu ile o çocuğun becerileri-yetenekleri ile örtüşmeyebilir. Bu yanlışlar yaşanacak, yaşandıkça da dersler alınacak ve ondan sonra bazı yeni düzenlemeler getirilecektir diye ümit ediyorum.
Ellyf: Eğitim aslında ailede başlıyor. Ailelerin doğruyu ve yanlışı anlatıp çocuklarına seçim şansı tanımaları da çok önemli. Bireysel olarak, Türkiye’de ailelerin çocuklarına yeterli eğitim veremediği görüşündeyim. Okuldaki eğitim elbette devlet eli ile bir şekilde iyileştirilebilir ama ailedeki eğitim kalitesi nasıl iyileştirilebilir sizce?
İbrahim B.: Ailedeki eğitimin kalitesi, uzun vadede kadınların okullaşmasını artırmamızla mümkün. Türkiye, konuşmamın başında da söylediğim gibi, kadınların okullaşma oranı itibarıyla dünyanın çok gerilerinde. Kadınların ilköğretim mezunu olmaları konusunda dünyada 200 ülke içinde 105. sıradayız. Dünyanın 17. büyük ekonomisinden söz ediyorum. Özellikle altını çizmek isterim, bilimsel çalışmalar gösteriyor ki kadınların eğitimi erkeklerin eğitiminden daha önemlidir. Çünkü kadın eğitildiği zaman: 1- Çocuk ölümleri azalıyor. 2- Çocukların eğitim oranları artıyor. 3- Çocukların bedensel ve duygusal gelişimleri daha hızlı oluyor. Şimdi bütün bu bulgular varken, biz kadınların eğitimini önemsemeyip onları okullardan uzaklaştırarak bu toplumun gelişimini ciddi şekilde köreltmişiz. O nedenle önce kadınlar eğitilecek, ondan sonra ailede çocuklara karşı daha nitelikli bir yaklaşım başlayacak. Bu, en azından 15-20 yıllık bir süreçtir. Maalesef geceden sabaha olması mümkün değil.
Ellyf: Üniversiteler ile ilgili çeşitli listeler yayınlanıyor. “En iyi üniversiteler arasına 4 Türk üniversitesi girdi” diye başlıklar atılıyor. Bazı profesörlerin de itirazları var bu konuda; bunun akademik bir sıralama olmadığı ile ilgili. Siz üniversitelerin durumunu nasıl görüyorsunuz?
İbrahim B.: Üniversitelerin sayıca çok fazla olduğunu düşünüyorum. 165-170’e yakın üniversite var Türkiye’de. Bir bakıma yüksek öğrenime olan talebi karşılamak adına önemli, bir bakıma da sosyal alanda pozitif etkileri oluyor bir ilde üniversite açılmasının. O ile farklı yörelerden gelen gençlerin getirdiği hareketlilik, kültürel farklılık sosyal yönden olumlu ama ben üniversitelerin nitelik olarak çok yetersiz olduğunu düşünüyorum. Sırf üniversite açmış olmak adına bir yerlerde üniversiteler açıldığını düşünüyorum. Akademik yönden dünyanın gelişmiş üniversiteleri ile boy ölçüşebilecek noktada olmadıkları kanısındayım.
Ellyf: Nasıl değişir peki bu durum? Var mı bir öngörünüz? Genç nüfus çok olduğu için çok fazla üniversite olması bu anlamda faydalı olabilir ama yüksek öğrenimde kalite nasıl artırılabilir sizce?
İbrahim B.: Bir kere üniversiteye olan talebi bizim biraz kısıtlayabilmemiz gerek, yasaklamak değil. Kısıtlayabilmemiz için, lise düzeyinden başlayarak meslek okullarını gençler tarafından tercih edilebilecek, arzu edilebilecek eğitim ortamları haline getirebilmemiz lazım. Türkiye’nin başarısız olduğu bir diğer alan da maalesef meslek okullarıdır. Meslek okullarında da hiç ciddi bir adım atılmıyor. Gençlerin meslek okullarını tercih etmelerini sağladığımızda üniversiteye olan talep azalacaktır. O zaman, üniversitelerin kaliteleri biraz daha artabilecektir. Bu nihayetinde oradaki öğretim üyeleri ile, yapılacak araştırmalar ile, öğrencilerin laboratuvarlarda, sınıflarda çok kalabalık olmamaları ile bağlantılı bir olay.
DEVAMI HAFTAYA...