21 Nisan 2012 Cumartesi

AYLİN ÖRNEK


Kurumsal şirketlerde çalışan çoğu insanın hayalidir kendi işini kurmak. Belirli saatler arasında çalışma zorunluluğu, işin sınırlarının başkaları tarafından çiziliyor olması ve yoğun çalışma düzeni bezdirse de, çok az insan dış dünyaya adım atmaya cesaret eder. Aylin Örnek bu adımı atanlardan... İstanbulluların gözde kahvaltı mekanlarından Kuzguncuk Pita'nın ortaklarından biri. Kendisiyle Pita'da buluşup bu adımı nasıl attığını sordum. Söyleşi öncesinde lezzetli bir kahvaltı yapmayı da ihmal etmedim. Haftasonu kahvaltıyı nerede yapalım diye düşünmeyin, bir de Pita'yı deneyin...


Ellyf: Gerçekte başka bir mesleğiniz var, nereden çıktı Pita’yı açma fikri?
Aylin: Şehir Plancısıyım aslında, Yıldız Teknik Üniversitesi’nden mezunum ama mesleğimi fiili olarak hiç yapmadım. Öncesinde Sivil Toplum Kuruluşları (STK) bünyesinde Proje Koordinatörü olarak çalışıyordum. Bir gün işe giderken, benim gibi işe giden yüzlerce insanı görüp kendimi karıncalara benzettim ve bunun değişmesi gerektiğini düşündüm. Bir değişiklik yapmaya karar verdim. Bu kararı aldığım sırada ekonomik olarak beni uzun süreli rahat ettirecek bir birikimim yoktu, dolayısıyla işi bıraktıktan sonra kısa sürede maddi getiri sağlayacak bir şey yapmam gerekiyordu. İlk olarak bir arkadaşımla başladık, ama şu anda üç ortağız.
Ellyf: Eskiden 9:00-18:00 çalışıyordunuz. Eski ve yeni yaşantınız arasında ne gibi farklar var?
Aylin: Aslında şu anda saat olarak bir günde daha uzun çalışıyorum ancak haftanın her günü çalışmadığım için tahammül edilebilir durumda. Üç ortaktan ben ve Ebru fiili olarak cafede çalışıyoruz. Ben üç, Ebru ise haftanın dört günü burada. Farklara gelince... Burada fiziksel olarak çalışıyorsunuz oysa masa başı bir işte daha çok zihniniz çalışıyor. Orada işten çıktıktan sonra iş kafamda hiç bitmezdi. Gece yatarken bile neyi nasıl yapacağımı düşünürdüm. Haftasonu ya da tatil olması, ofiste olmanız ya da olmamanız farketmiyor; beyniniz sürekli çalışıyor. Burada ise akşam kapıyı kapatıp çıktıktan sonra işle ilgili hiçbir şey düşünmüyorum.


Ellyf: Genelde insanlar kurumsal ortamlarda çalışmaya başladıktan sonra kolay kolay bırakamıyorlar...
Aylin: Ben cesur ve gözü kara biriyimdir. Bir şeyi yapmak istiyorsam yaparım. Bu riski aldığımda batabilirdim de... Bu arada önceki işimden gelen bağlantılarım nedeniyle halen bağımsız olarak iş yapıyorum. Ama çok fazla zamanımı almıyor.
Ellyf: Ben insanların kurumsal ortamlarda çalışmaktan vazgeçememesini genelde şuna bağlarım; kısıtlı bir sorumluluk ile düzenli bir geliriniz var. O ay iyi de çalışsanız kötü de çalışsanız maaşınız aynı. Oysa insan kendi işini yaparken tüm riskleri kendisi alıyor.
Aylin: Öyle ama başka birinin işi için çalışmak ile kendi işiniz için çalışmak çok başka. Başkası için harcadığınız emeği kendi işiniz için harcadığınızda çok da sorun olmuyor.
Ellyf: Eski bağlantılarınız çalıştığınız STK’lardan ötürü sanırım. Şehir Plancısı olarak STK’larda çalışmak nasıl oldu?
Aylin: İstanbul’da yaşayan bir Şehir Plancısı olarak haliyle İstanbul’la ilgileniyorsunuz. O zamanlar Tarih Vakfı tarafından çıkartılan İstanbul Dergisi vardı. Ben dergide çalışmak istiyorum diye Tarih Vakfı’na gittim. O anda dergide uygun bir pozisyon yoktu ama Vakıf’ta başka pozisyonlar önerildi ve benim de hoşuma gitti. Masa başında çizim yapmaktan daha keyifli gelmişti. Tarih Vakfı’nda çalışmaya başladıktan sonra da haliyle pek çok STK ile ilgili bağlantılarım oldu.
Ellyf: Pita’ya dönecek olursak, neden Kuzguncuk’ta açıldı Pita?
Aylin: Üniversite’de kısa bir dönem ailemle yaşadım ama kafamda hep yalnız yaşama fikri vardı. O sıralarda Etiler’in Arnavutköy tarafına yakın oturuyorduk. Kuzguncuk’ta da çok fazla arkadaşım vardı, çok sık gelip gidiyordum. Yalnız yaşamaya başlarsam diye aklımda hep bu iki mekan vardı, ya Arnavutköy ya Kuzguncuk’ta yaşayacaktım. O dönemde Kuzguncuk’ta oturan bir arkadaşım Amerika’ya yerleşmeye karar verince, evini eşyalı olarak bırakmak durumunda kaldı. Ben de bu fırsatla Kuzguncuk’a taşınmış oldum.
Ellyf: Kuzguncuk sadece İstanbulullular’ın değil, diğer şehirlerde yaşayanların da çeşitli dizilerden tanıyıp bildikleri bir mekan. Eskilerden Perihan Abla, daha yakın zamanlardan Ekmek Teknesi burada çekildi.
Aylin: Evet, Ekmek Teknesi’ndeki fırın halen bir kebapçı olarak aynı isimle hizmet veriyor. Aslında Kuzguncuk’ta sürekli olarak çeşitli diziler çekiliyor ama artık o kadar çok TV kanalı ve dizi var ki insanlar çok da ayırdına varamıyor mekanın Kuzguncuk olduğunun. Biz Kuzguncuk sakinleri olarak dizi çekimlerine çok da sıcak bakmıyoruz, zira çekim ekipleri günlük hayata çok fazla müdahale eder şekilde çalışıyorlar. 3-5 ekip bir anda çalıştığı zaman burayı yaşanmaz hale getiriyorlar. Ayrıca burayı çok popüler hale getiriyor diziler, bu da dokuyu bozuyor. Eskilerden duyuyoruz semtin ne kadar bozulduğunu ve kalanını korumak için de çaba sarfediyoruz. Hatta bir de sloganımız var: “Kuzguncuk set değil semt” diye.
Ellyf: Ben bu popülaritenin işletme sahipleri açısından faydalı ve tercih sebebi olduğunu düşünmüştüm.
Aylin: Öyle düşünen işletme sahipleri de var ama biz Pita olarak Kuzguncukluya hizmet veren bir işletmeyiz. Dışarıdan çok fazla müşteri gelsin gibi bir kaygımız yok. Tabii ki gelsin ancak burayı bir popüler kültür nesnesi haline getirmeden... Bir diziden görerek Kuzguncuk’a gelmek yerine, burayı tanımak için gelip buranın dokusuna zarar vermeden ziyaret etsinler istiyoruz.
Ellyf: Pita kelimesinin çok fazla anlamı var ama sanıyorum siz “Ekmek” anlamı nedeniyle kullandınız?
Aylin: Biz Rumca’dan “Ekmek” olarak almıştık fakat sonra öğrendik ki Pita hemen hemen her dilde “Ekmek”, “Hamur”, “Börek” gibi anlamlara geliyor. Özellikle Boşnak müşterilerimiz “Börek” anlamında olduğunu söylediler.
Ellyf: Menüde ekmek üstüne fırınlanmış peynirli tatlar var, adı da Pita...
Aylin: Evet ama gerçekte Pita diye öyle bir yiyecek yok. Biz menüde o şekilde kullanmak istedik. Evlerde annelerin her zaman yaptığı; ekmeğin üzerine çeşitli şarküteri ürünlerini ekleyip fırınladıkları bir tat. Cafenin adını Pita koymuşken menüde de Pita diye bir yiyecek olsun istedik.
Ellyf: Son yıllarda özellikle haftasonları kahvaltıyı dışarıda yapmak moda oldu. Dışarıda kahvaltı edenlerin sayısında bir artış gözlemliyor musunuz?
Aylin: Ben yalnız yaşayan biriyim ve yemek yerken ya çevremde birileri olsun ya da birileriyle birlikte yemek yiyelim istiyorum. Bu nedenle benim için dışarıda kalvaltı yapmak çok normaldir ama mesela annem için dışarıda kahvaltı yapmak bir israftır. Annem, benim böyle bir mekanım olmasına rağmen, bu kadar çok insanın dışarıda kahvaltı ediyor olmasına şaşırır, anlam veremez. Ama sanırım son yıllarda dışarıda kahvaltı edenlerin sayısında bir artış oldu.

Ellyf: Pita’ya daha çok kahvaltıya mı geliyor insanlar?
Aylin: Kahvaltı hem benim hem de ortaklarım için çok özel bir öğün. Biz ilk etapta sadece kahvaltı üzerine çalışan ve gün boyu kahvaltı yapılabilen bir mekan olarak açtık burayı. Tabii Kuzguncuk’ta işyerleri de var, insanlar öğle aralarında yemek de istiyorlar. Biz de talep üzerine menüye zeytinyağlıları ekledik. Et yemekleri konusunda da talep vardı. Şu anda haftanın bir günü pişirmeye başladık ama diğer günlere yaymayı düşünmüyoruz. Akşam yemeğine ise hiç girmiyoruz, akşam 8’de kapatıyoruz.
Ellyf: Kahvaltılık ürünleri özel olarak mı getiriyorsunuz?
Aylin: İşletme olarak kahvaltılık malzeme ve kahvaltının içeriği de çok önemli bizim için. Benim burayı açmadan önce bazı bağlantılarım vardı. İlk başta çok işime yaradı, mesela Kaşar’ı Kars’tan getiriyorduk. Ortağım Ebru’nun ailesi Edremit’te yaşıyor oradan en iyi peynir hangisiyse onu getiriyorduk. Yakın zamanda şöyle örnekler de yaşadık. Marketten markalı bir sucuk alıyorduk. Müşterimiz ve yakın bir arkadaşımız, zaten çoğu müşterimiz zamanla arkadaşımız oluyor, “Ben bu sucuktan keyif almıyorum” dedi. Biz de bu sefer sucuk araştırdık. Tokat’tan sucuk bulduk, onu almaya başladık. Çok hızlı da hareket etmiyoruz, tavsiyeleri değerlendiriyoruz sonrasında karar veriyoruz.
Ellyf: Şube açmayı düşünür müsünüz?
Aylin: Hiç düşünmüyoruz...
Ellyf: Son olarak eklemek istediğiniz birşey var mı?
Aylin: Bence herkes ne istiyorsa onu bulup yapmalı, birilerinin kölesi olmamalı...


15 Nisan 2012 Pazar

EMRAH ÖNER

Futboldan hiç anlamam ama Emrah Öner ile söyleşi yaptığımda farkettim ki en azından futbol gündemini takip ediyormuşum. Bir yarışma ile spor yazarlığı kariyerine başlamış Emrah ve 6 yıldır da istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Kalıplaşmış yorumlardan uzak, biraz agresif ve anlamak için azıcık saksıyı çalıştırmayı gerektirecek yazılar yazıyor. Söyleşi için Bağdat Caddesi’nde buluşmaya giderken, ne yalan söyleyeyim biraz çekinerek gittim zira gazetedeki fotoğrafı asabi, ters bir insan izlenimi yaratıyor. Gerçekte ise müthiş güleryüzlü. Söyleşi Günlüğü vesilesiyle tanışmış olmamıza rağmen, belki de meslektaş olmamız ve ortak tanıdıklar nedeniyle, uzun zamandır tanışıyormuş gibi sohbet ettik. İşte o keyifli sohbetten sizlerin payına düşen söyleşi ve gazatedeki asabi fotoğrafa alternatif gülen fotoğraflar...


Ellyf: Nereden geliyor bu futbol merakı?


Emrah: Futbolla amatör olarak hep ilgilendim, hatta 35 yıldır futbola emek vermiş gibi hissediyorum kendimi. Bir dönem profesyonel bir hobi gibi futbol istatistiği tutuyordum, albümler yapıyordum...

Ellyf: Aslında Makina Mühendisisin ve mesleğini yapmaya devam ediyorsun. Spor yazarlığı nasıl başladı?

Emrah: 6 sene önce bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı öncesinde bir arkadaşım mail attı. “hurriyet.com.tr’de bir yarışma var, derbi hakkında yazılan yazılar arasından seçim yapacaklar, yazar arıyorlar” diye. “Ben yazacağım, sen de yaz” demiş. Ben de o güne kadar herşeyi yaptım ama hiç yazmamıştım. Yarışma için bir yazı yazdım gönderdim, bu arada bana yazmamı söyleyen arkadaş yazmamış. Sonra bir gün Fatih Çekirge’den bir mail geldi: “Sen bir yazı daha yaz, gönder” diye. Yeni bir yazı yazıp gönderdim. Ardından hurriyet.com.tr’de “10 bin kişiden 10 kişiyi seçtik” diye bir duyuru gördüm. Seçilenlerden biri de bendim; Facebook’tan bir fotoğrafımı bulup koymuşlar.


Ellyf: Yarışma sonrasında hurriyet.com.tr’de yazmaya başladın, ne sıklıkta yazıyordun?

Emrah: Hergün yazdığım da oldu, haftada 2 defa yazdığım da oldu. Tamamen blog mantığında, sadece yazıları siteye ben eklemiyordum. Seçilen 10 kişiden sadece ben kaldım. Kimisi para istemiş, kimisi uzun süre yazmamış... Bu işte devamlılık ve sabır çok önemli.

Ellyf: Habertürk’e transfer nasıl oldu?

Emrah: 4 yıl boyunca hurriyet.com.tr’de yazdım ama bu yazılar sadece internette yayımlandı, Hürriyet gazetesiyle alakası yok. Amatör-profesyonel tadında, ücret vs. olmadan yazdım. Ardından Habertürk’e transfer oldum. hurriyet.com.tr’deki yazılarımın sansürsüz halini bir mail listesi oluşturup 4 yıl boyunca belirli isimlere gönderdim. Hıncal Uluç, Rıdvan Dilmen vs... O şekilde beni bulduklarını düşünüyorum.

Ellyf: Tanışıyor muydun bu isimlerle? Neden bize mail atıyorsun demediler mi?

Emrah: Hayır, tanımıyordum. Maillerini okuyup okumadıklarını bile bilmiyordum. Belirli bir süre sonra bazılarından yanıtlar-yorumlar gelmeye başladı. Bir gün Habertürk’ten Halil Özer aradı. Mail listemde o yoktu ama Fatih Altaylı vardı. Beni, muhalif duruşum nedeniyle Fatih Altaylı tavsiye etmiş olabilir.



Ellyf: Yazılarını okuyunca çok sert ve sivri dilli olduğunu düşündüm...

Emrah: Müziğim, kitaplarım, yaşantım biraz agresiftir. Yazılarım da bu nedenle sert ve eleştirel olabiliyor. Muhalif bir taraftarım, 35 yıllık Fenerliyim ama mesela Aziz Yıldırım beni bir yazımdan dolayı dava etti. Verdiğim emeğin neticesinde futboldan beklediklerim gerçekleşmeyince, elimde kalem ve yazı yazabilme lüksüm varken bunu kullanıyorum.

Ellyf: Mühendisliği bırakıp bir noktadan sonra tamamen spor yazarlığı yapmak ister misin?

Emrah: Kesinlikle... Yazarlık mı olur bilemem ama futbolla ilgili menajerlik, reklam ya da pazarlama olabilir. Bugünlere 6 sene sabrederek geldim, devamında da bu işle ilgilenmek isterim.

Ellyf: Soyadından ya da bağlantılarından dolayı alakasız şekilde yazar ya da köşe yazarı olan insanlar var. Ne diyorsun bu duruma?

Emrah: Bu çark böyle yürüyor maalesef bunu ben değiştiremem... Show business böyle. Şu anda çok kısıtlı bir zaman ayırabiliyorum yazarlığa, tüm zamanımı ayırabilsem inanıyorum çok başka şeyler olabilir.


Ellyf: Habertürk’teki fotoğrafına hiç benzemiyorsun, buna rağmen seni yolda görüp yazılarına tepki gösteren oluyor mu?

Emrah: O fotoğraftaki pozu verirken nasıl zorlandım anlatamam. Fotoğraf çektirmeyi zaten sevmem, bir de orada spor yazarı pozu vermem konusunda bir baskı vardı; sonuç ortada... Tanınma konusunda ise bugüne kadar beni tanıyan hiç kimse olmadı. Hep söylerim eşime, beni yolda “aa Emrah Öner” diye çeviren biri olursa, tepkisi iyi-kötü farketmez, o gün yemeğini ben ısmarlayacağım.


Ellyf: En beğendiğin spor yazarı kim?


Emrah: Spor yazarı diye sordun ama Yılmaz Özdil çok okurum, zaten o da spor yazarlığı ile başlamış. Ercan Güven, Erdoğan Şenay ve Simon Kuper var Avrupa'daki futbolu yorumlayan, en çok onları okuyorum. Aslında hemen hemen tüm yazarları okumaya çalışıyorum. Günde 50 yazar falan okuyorum ki ne yazmamam gerektiğini anlayayım. Yazılarımı da buna göre şekillendiriyorum.


Ellyf: Televizyondaki yorumcuları nasıl buluyorsun?


Emrah: Çok klişe buluyorum. Yıllardır aynı şeyleri konuşan insanlar var. Teknik-taktik konuşan yok denecek kadar az... Show business’ın bir parçası bu, programı doldurmak zorundalar.


Ellyf: Kadınlar çoğunlukla futbola ilgisiz, nedeni konusunda bir yorumun var mı?


Emrah: Bir makale okumuştum bu konuyla ilgili, hatta bir yazımda da bahsetmiştim. Futbol neden bu kadar popüler diye bir analiz yapmışlar. Zor bir spor olması, tansiyonun yüksek olması, sonra gerilim olması falan... Son madde ise şöyle; beyinle ayak arasında bir uyum problemi var. Ayaktan beyne gelen sinyaller kadında ve erkekte farklıymış ve erkeklerin sinir ağlarının yapısı ayak-beyin uyumuna daha yardımcıymış. Hatta makalede şunu söylüyor: “Kadınlar bu nedenle çok iyi araba kullanamıyor ve futbol ayakla oynanan bir spor olduğu için çok ilgilerini çekmiyor.” Belki sebebi budur.


Ellyf: Geçen yıl başlayan bir uygulama ile seyircisiz maç cezası alan takımların maçlarına kadınlar ücretsiz giriyor. Ben bir cezaya karşılık kadınlara ücretsiz de olsa maç izleme hakkı verilmesini hakaret gibi algıladım, senin de bu konuda bir yazın var...


Emrah: Bunu bir tek ben yazdım aslında. Kadına ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılıyor ve hakaret ediliyor bence. Kadınlarsa nedense çok tepkisiz. Nerede o feministler bilmiyorum. Hem ayıp hem de yanlış buluyorum.


Ellyf: Futbol maçlarında küfür çok büyük bir problem. Sanırım sadece Türkçe’de küfürler direkt o kişiye değil de kişinin karısına, kızına, annesine yönelik cümleler içeriyor. Futbolcuları da hep eşleri ya da kız arkadaşları üzerinden yıpratmaya çalışıyorlar. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?


Emrah: Küfür konusunun tam karşısındayım. Küfür eden, holiganlık yapan adama ceza verip bir daha stadyuma girmesini yasaklarsan herşey çözülür. Bunu Türkiye’de uygulamadığın sürece küfür devam edecektir. Yazılarımda futbolculara nüktedan yorumlar yazarım ama eşlerine yönelik şeyler asla kullanmam.


Ellyf: Bu sene ligde Play Off olacak...


Emrah: Türk Futbol ligi 50 yıldır var. Her yıl dört büyükler şampiyon olmasın diğer takımların da şansı olsun dersen aslında Play Off buna hizmet eden bir sistem. Yalnız bizim Federasyon kuralları değiştirdi. Kendi içlerinde ikişer defa oynayacak takımlar, halbuki eleme usulü yapsalar dört büyükler dışındaki takımların da şansı olacak.


Ellyf: Şike davasını sorsam?


Emrah: Şikenin olmadığı sene olduğunu düşünmüyorum. Rant varsa şike de olacaktır.


Ellyf: Futbol taraftarı olarak her sene şike var dediğin halde futbolu takip etmek keyif veriyor mu hala?


Emrah: Futbolu seviyorsan zaten çok da görmüyorsun bunu. Mesela şu anda Fenerlilerin %95’i şikeyi kabul etmez çünkü tarafsız olamıyorlar.


Ellyf: Her sene şike varsa neden bu yıl ortaya çıktı?


Emrah: Herşey olabilir. Rant kavgası nedeniyle de olabilir, politik nedenlerle de olabilir, tesadüf de olabilir. Yakın zamanda bir kitap okudum: “Ne Şike Bitti Ne Sevdam”. İsimler, belgeler gerçek ama roman gibi anlatılmış olaylar. O kitabın iddiasına göre şike yapanlar yakalanacaklarını anlıyorlar ve önlem alıyorlar yakalanmamak için ama yine de yakalanıyorlar. Bu aslında banka soyan iki kafadarın planlarının ters gidip yakalanması ile aynı.


Ellyf: Bu kadar şikeye ve kuralsızlığa rağmen futbol dünya üzerinde neden en popüler spor sence?


Emrah: Türlü türlü spor seyrediyorum. Hepsinde bir takım tutarım ya da taraf olurum. Başka türlü takip edemiyorum. Futbol dışındaki tüm sporlarda bir eksik var gibi geliyor bana. Mesela basketbolda dokunduğun anda faul oluyor, voleybolda zaten takımların bir irtibatı yok, eskrim mesela heyecan yok. Futbolun da kurallarını değiştirseler belki bu kadar izlenmeyebilir.


Ellyf: Türk Futbol Ligi’nde takımlardaki yabancı oyuncular nedeniyle maç izlerken Türk takımları mı oynuyor, yabancılar mı oynuyor anlaşılmıyor...


Emrah: Bu konuda her ülkenin başka kuralları var. Avrupa Birliği ülkelerinde birbirlerinden sınırsız sayıda oyuncu alıp oynatabiliyorlar mesela. Bunun yararı-zararı yıllardır tartışılıyor. Biz 6 yabancı ile çıkabiliyoruz ama 11 oyuncuyu da yabancı çıkaranlar var. Kaliteli oyuncu oynadıktan sonra sorun değil bence.


Ellyf: Bu durum altyapıdan oyuncu yetişmesine engel değil mi?


Emrah: Tabii ki öyle. Bu şekilde altyapıdan oyuncu çıksa bile bu kadar yabancı transfer varken oynayacak yer bulamaz.


Ellyf: Son olarak ligin durumunu sorayım.


Emrah: Bu yıl lig hem geç başladı program sıkıştı hem de şike olayları nedeniyle tatsız bir yıl. Önümüzdeki yıl da benzer geçecek diye düşünüyorum.