21 Aralık 2012 Cuma

HAMİT ÇAĞLAR ÖZDAĞ

Üniversitedeyken keyif aldığım konulara zaman ayırmakta sorunum yokmuş demek ki, zira bol bol yazardım. Yazdıklarım konusunda o kadar müsriftim ki, kağıtlara karaladığım çoğu şeyi bilgisayara bile geçirmezdim. Yazabiliyor olmanın ne kadar değerli ve zaman isteyen bir şey olduğunu anlamak için iş hayatına atılmak gerekiyormuş. İşsizlerin girmek için can attığı, işi olanların ise altın kafesi haline gelmiş ofislerde, günün on saatini bilgisayar başında ya da toplantılarda geçirirken farkettim ki artık eskisi gibi yazamıyorum.  Bu anlamda yazar Hamit Çağlar Özdağ ile yaptığım söyleşinin beni yeniden yazmak konusunda heyecanlandırdığını sevinerek farkediyorum. Kendisi de benim gibi bir mühendis olan Hamit Çağlar Özdağ’ın zaman planını benden daha iyi yaptığı, ortaya koyduğu eserlerden belli. Yazarın ilk kitabı olan fantastik kurgu türündeki Kan Muskaları, türün fanatikleri için farklı bir yorum. Türün  klasiklerinden farklı olarak, batılı figürlerin yanında bolca doğulu figür barındıran kitap meraklılarını bekliyor. Yazar ile yaptığım söyleşi, Kan Muskaları’nı henüz okumayanlara bir rehber, okuyanlara ise yazar ve yazarın diğer çalışmalarını yakından tanımak için bir fırsat olarak takdimimdir.
Ellyf: İlk kitabın Kan Muskaları raflarda, tanımayanlar için kimdir Hamit Çağlar Özdağ?
Çağlar: Hamit Çağlar Özdağ sürekli hayal kuran biridir. Gece rüyasında, gündüz de zihninin arka tarafında sürekli bir şeyler düşünür. Gerçek üstü diye tabir edilen şeylerin bir yerlerde gerçek olduğuna inanan biridir. Ve tabii ki bir evlat, koca, baba, kardeş, sporcu, marangoz ve mühendistir.
Ellyf: Kan Muskaları’nın iki yazarı var biri sen diğeri Darius Lancelot, biraz da kendisinden bahseder misin?
Çağlar: Bu tanıtımı kitapların son safyalarında layıkıyla yaptım ama özetlemek gerekirse, Darius Lancelot benden başkası değil. Kan Muskaları Destanı, doğu ile batı harmanı diye nitelediğim bir metin. Darius doğuyu, Lancelot da batıyı simgeliyor, bir araya gelip bana harmanı kurmamda yardımcı oluyorlar.
Ellyf: Kitabın adı neden Kan Muskaları? Kitapçıda gezen biri kitabı görünce ne düşünsün istedin?
Çağlar: Kan Muskaları’nı bir seri olarak kurguladım, ismini de önceleri “Kanlı Ozanların Hikayesi” olarak düşünüyordum. Kanlı Ozanlar, hikayede anılan ana karakterlerin kendilerine taktığı isimdi. O dönemlerde başka bir fantastik kurgu yazarı olan Göktuğ Canbaba’nın (sonradan tanıştık, kendisini çok severim) “Ozanın Şarkısı” adlı kitabı çıkınca, benzerlikten ürkerek yeni bir isim aradım. Nihai sonuç “Kan Muskaları Destanı” oldu. Muskalar hikayenin içinde önemli bir yer tutuyor, bir taraftan da Anadolu’ya yakın bir fikir uyandırıyor, haliyle beni tatmin etti. Kitapçı raflarında muska ve kan kelimelerini yan yana gören insanlarda, macera ve Anadolu hislerinin uyanmasını istiyordum, bir şekilde amacıma ulaştım sanırım.
Ellyf: Ben bir kitapçıda dolaşırken en çok kitap kapakları dikkatimi çeker mesela, serinin kapak tasarımları bu anlamda değişik ve kitabın fantastik kurgu türünde olduğunu vurgular nitelikte. Kapak tasarımı konusuna ne kadar dahil oldun?
Çağlar: Tasarımların bir miktar içindeydim, açıkçası bugünkü aklımla kapakları pek uygun bulmuyorum. Başlarda dikkat çekici ve vurucu oluşu beni cezbetmişti ama korku unsurunu ön plana çıkarması maalesef yanlış oldu. Kitaplarda korkudan ziyade macera, kan ve cinsellik var.

Ellyf: Serinin ilk üç kitabı 2011 yılında yayımlanmış. Seri üç kitapla bitmiyor sanırım, devamı ne zaman gelecek?
Çağlar: Doğrusun, üç kitapla bitmedi seri. Serinin altı kitap olması fikri en baştan beri aklımda. İlk üç kitapta bir hikaye anlattım ve sonunu getirdim. Haliyle ikinci üçlemeyi beklemeye gerek yok, ilk üçlü özgürce okunabilir. İkinci üçleme için kafamda birkaç yıl daha beklemek var zira cebimde yazılmış bir öykü kitabı, bir de roman var. Bir diğer romanı da halihazırda yazıyorum ve birkaç başka fikir de beynimi gıdıklıyor. Sanırım 2015’ten önce yeni bir Kan Muskaları kitabı görmeyeceğiz.
Ellyf: Serinin ilk üç kitabını okumuş bizler diğer üç kitabı beklerken, henüz okumamış olanlar Kan Muskaları serisini neden okumalı sence?
Çağlar: Bir röportajda “Batının oyun tahtasındaki doğulu oyuncuları anlattım.” demiştim, sanırım bu cümle soruna güzel bir yanıt olur. Kan Muskaları Destanı, batılı ve doğulu figürleri harmanlayan bir roman serisi. Vampirler, şövalyeler, krallar da var; şahlar, öcüler, uçan halılı cadılar da... Yerli bir fantastik kurgu eser, Anadolu’yu ve batının gerçek üstü efsanelerini bir potada eritebilir mi diye düşünenler, Kan Muskaları’nı okumalı bence...
Ellyf: Kitaplar ne kadar sürede yazıldı? Yazmak için kendini bir yere kapatıp odaklanır mısın yoksa her an aklından geçenleri not alıp birleştirenlerden misin?
Çağlar: 2005’ten beri yazıyorum. İlk roman uzun sürdü ama ikinci ve üçüncü romanların yazımı 5’er ay civarında tamamlandı. Yazmak için kesinlikle odaklanmalıyım. Genellikle kulaklıklarımı takıp epik müziklere dalar, kendimi bir kafeye koyup çayımı yudumlayarak yazarım. Çevrede hareket ya da konuşma olmasını isterim ama ben zaten başka bir yerde, başka kişilerleyimdir. Cafer Ağa Medresesi favori mekanlarımdandır. Not alma konusunda da haklısın, her zaman yanımda gezen bir defterim var, anlık fikirler oraya not düşülür, pişer, olgunlaşır ve metinlere dahil olurlar.
Ellyf: İnanılmaz betimlemeler, peşi sıra dizilmiş ağdalı cümleler kullanıyorsun. Kelimelerle aranın bu kadar iyi olduğunu ilk ne zaman keşfettin?
Çağlar: Öncelikle iltifatın için çok teşekkürler, elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Yazdıkça ve okudukça keşfettim sanırım. Okurken aynı kelimeleri sık görmek, eğer belirli bir gaye gütmüyorlarsa, beni çok yoran bir durum. Zengin bir dilimiz var, Farsça ve Arapça’dan da bir hayli beslenmiş, dolayısıyla kelime hazinesi iyice genişlemiş. Bunları araştırdıkça gördüm ki kullanılacak çok kelime var. Okuma konusunda da Yaşar Kemal beni derinden etkileyen bir kişi. Onun kelimelerle raksını gördükçe bir şekilde bu sanatın içine çekildim, kıskandım, özendim. Sonuç da Kan Muskaları Destanı’nın ağdalı cümleleri oldu sanırım.
Ellyf: Kan Muskaları’nda çok fazla karakter var; kimi insan, kimi elf, kimi cüce ve hatta daha önce duymadığımız diğerleri... Üstelik türün diğer örneklerinden farklı olarak çok fazla da yerel ögeler kullanmışsın, bu anlamda bir akım başlattığını söyleyebilir miyiz?
Çağlar: Rica ederim, öyle söylemeyelim. Yüksek fantazya dendiğinde, ben zaten bunların olmazsa olmaz olduğunu düşünüyorum. Karakterlerin çok sayıda olması, hikayeyi üzerlerine kurguladığım arkadaşlarımın çok olmasından kaynaklanıyor. Bu açıdan negatif eleştiriler aldığım da oldu, karaterleri ilk 100 sayfada takip etmekte zorlandığını söyleyen kişiler de. Yerel ögeleri metinde göstermekse amaçladığım bir şey, haliyle yorumun için teşekkürler. Fantastik kurgu alanında yerel unsurlar içeren eserler mevcut. Özgür Özol’un Ilgana’sı Orta Asya kokar, Göktuğ Canbaba’nın Tılsım-ı Kudret’inde ve Çağan Dikenelli’nin Upirlerin Fısıltısı’nda Osmanlı vardır. Saygın Ersin’in Zülfikar’ın Hükmü romanı da lezzetli bir Anadolu ve İstanbul hikayesidir. Örneklerden de görüldüğü üzere Kan Muskaları yerel ögeler içerme hususunda tektir ya da ilktir diyemem ama az örnekten biridir diyelim.
Ellyf: Karakterler ya da hikayenin gerçek yaşantına değen bir tarafı var mı?
Çağlar: Olmaz mı, gani gani! Zaten aksini iddia eden bir yazarın olması garibime gider doğrusu... Aşklar, arkadaşlıklar, acılar... Benim de hayatımda herkes gibi dalgalar mevcut, haliyle satırlara bunların yansımaması söz konusu değil. Kan Muskaları özelinde ise durum daha da keyifli çünkü bu hikayeyi ben arkadaşlarımla oynadığım oyunlar üzerine kurguladım. Cborrak diye gördüğümüz karakter Can Burak’tan, Erust ise Ertan Usta’dan gelme. Daha nice örnek verebilirim bunlara benzer şekilde, göreceğin üzere hayatıma temas eden nokta ve kişi sayısı Kan Muskaları’nda son derece fazla.
Ellyf: Hikaye bildiğimiz dünyada geçmiyor, karakterler gibi dünya da farklı. Anstorra adlı 2 güneşin doğduğu bilinmeyen bir yer. Böyle bir kurgu yazabilmek için hayalperest olmak mı gerekir?
Çağlar: Galiba evet. Uzun süre düşündüm bu dünyayı tasarlarken. Nerede ne nehirler akar, nerenin insanı nasıldır, kuşu ne şekilde öter, karı ne renktir... Bir yandan özgürce uçup tasarlama fiilini sonsuzca icra etmek haz verirken, diğer yandan tutarlı olma zorunluluğu vardı zihnimde. Çok keyif aldım, umarım okurlar da Kan Muskaları dünyasından keyif almıştır.
Ellyf: Yaşar Kemal’den etkilendiğini söylemiştin. Fantastik kurgu türünde kitaplar yazmana sebep olan, tarzından etkilendiğin başka yazarlar var mı?
Çağlar: Yaşar Kemal ile birlikte Tolkien beni köküne kadar etkileyen yazarlardır. İlkinden Türkçe’nin özünü, ikincisinden de uçsuz bucaksız hayallerin demini tattım. Yazmak, benim için, sayfalara duyguyu yansıtmak, derdini anlatmak, fikrini savunmak. Bu iki yazarda da bahsettiğim olguları gördüm ve yazar olma hayalimde önemli birer yol taşı olarak benimsedim onları. 
Ellyf: Fantastik kurgu dışında yazdığın bir tür var mı? Hazır olduğunu söylediğin öykü kitabı bir aşk öyküsü veya roman tarihi bir roman olabilir mi?
Çağlar: Kan Muskaları yüksek fantazya diye tabir edilebilecek bir roman serisi, yani hayali bir evrende, hayali bir hikaye anlatılıyor. Ben bunu bir şekilde gerçek üstü diye tanımlamaktan hoşlanıyorum. Yazdığım öyküler, denemeler ya da yayımlanmamış diğer romanlarımda da mutlaka gerçek üstü dokunuşlar oluyor ama Kan Muskaları gibi yüksek fantazya değiller. Örnek vermek gerekirse, Güneydoğu’daki sonu gelmez savaşı anlatırken Tendürek’in ve Fırat’ın ruhunu canlandırıp Hızır’a el verdirdim, doğanın bu savaşa dair isyanını anlattım. Şu an yazdığım romansa tam anlamıyla bir aşk romanı ama yine içinde gerçek üstü dokunuşlar var. Tarihi kurgu olarak yazımını tamamladığım ama henüz yayımlanmayan bir romanım da Osmanlı’da geçiyor ve tabii ki yine içinde gerçek üstü unsurlar cirit atıyor. Fantastik kurgu dendiğinde ben sadece ejderhaları ve büyücüleri anlamıyorum; nazar, muska, gulyabani, öcü, Zülfikar vb. bir sürü figür de canlanıyor aklımda ve bunları metinlerde kullanmaktan keyif alıyorum.
Ellyf: Söyleşiyi bitirirken, bundan sonrası için kendine hedef seçtiğin kariyer nedir diye sorsam? Mühendislik, yazarlık, ikisi birden?
Çağlar: Finansal bir kaygım olmasa, tek cevabım yazarlık olur. Sabah erken kalkıp bir yerlerde yazmaya başlamak, okumak, düşünmek ve kurgulamak isterim. Hayal ettiklerimi bekletmeden harflere dönüştürmek isterim. Yazarken aldığım keyif, iş dünyasındaki herhangi bir başarıyla kıyaslanabilecek ölçüde değil. Mühendislik tarafında şu ara şansım yaver gidiyor, haliyle dertli değilim ama madem hayallerden konuşuyoruz, cevabım yazarlık olsun.

16 Aralık 2012 Pazar

BAY J

8-18 arası çalışan ofis insanları bilir, iş çıkışı serviste bir iş arkadaşınız kahkahalar atarak radyo dinliyorsa, kulaklıktan duyduğu ses kesin Bay J’ye aittir. Dahası araba kullanırken dikkat dağıtıcı olabilen Bay J nedeniyle, kaç defa kırmızı ışıkta yan arabadan manidar bakışlara maruz kaldığımı ben bilirim. Dakikada 110 kelimeyi art arda, hızlı ve hızlı olduğu kadar da komik sıralayabilen bir adam kendisi. Komik olmasının yanında cesur da... Kadın erkek ilişkileri ve insanlık halleri üzerine, çoğu insanın aklından geçirip söyleyemediklerini, kendisinin özne olduğu hikayeler ile öyle güzel anlatıyor ki kahkaha atmak işten bile değil. Gerçek adı Jerfi Benveniste olan Bay J radyo dinleyicileri için bir fenomen olmuşken son bir kaç yıldır televizyonda yaptığı işlerle de adından sıkça söz ettiriyor. Kadın hayranlarının televizyonda daha sık görmek istediği Bay J ile bu güne kadarki çalışmalarını ve gelecek projelerini konuştum.
Ellyf: Bundan 4-5 yıl öncesine kadar kimse Bay J’yi görmemişti, özellikle görsel medyadan uzak duruyordunuz. Ne oldu da sonrasında gizlenmekten vazgeçip ekranlarda görünür oldunuz?
Bay J: Görünmemek tam olarak benim seçimim sayılmaz aslında. Power Fm yönetimi radyocuların bir büyüsü olduğuna inanıyordu ve dışarıda başka bir iş yapmamızı istemiyordu, görünürsek büyü bozulur diye. “Herkes kafasında sizi farklı canlandırıyor, bunu bozmayalım.” diyorlardı. 2010 yılında Doğuş Grubu’na transfer olduğumda Virgin Radio’da böyle kurallar olmadığını gördüm ve gelen televizyon projeleriyle ilgilenmeye başladım.
Ellyf: Görünür olduktan sonra neler değişti?
Bay J: Fazla bir şey olmadı doğrusu... En önemli değişiklik yolda selam verenlerin sayısının büyük ölçüde artması oldu. Ha tabii bir de 9 senedir radyo programından başka bir şey yapmıyordum, rutinimi kırınca daha yaratıcı ve komik biri olmuş olabilirim.
Ellyf: Radyodaki programda ilişkiler ve evlilik üzerine çok rahat, hatta aykırı espriler yapıyorsunuz, RTÜK ile aranız nasıl?
Bay J: inanması güç biliyorum ama 21 yıllık yayın hayatımda RTÜK’le hiçbir sorunum olmadı. Ayrkırı espriler, sıradan esprilerden daha komik. Sanırım ben bu esprileri kimseyi kırmadan dökmeden yapmayı başardım. Ha pardon sadece bir uyarı almıştım ama uzun yıllar oldu. Konu da AIDS hastalığının çıkışıydı. Maymunlardan insana bulaştığı yönündeki bulguları konuşurken, bunu ilk olarak hangi insana ne şekilde bulaştırdı maymunlar filan derken aldık uyarıyı ama büyük bir sorun yoktu.
Ellyf: Radyodaki başarınız tartışılmaz olsa da programlarınızı çok Amerikan bulanlar da var, ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Bay J: Doğru düşünüyorlar. Ben uzun yıllar boyunca Amerikalı stand up komedyenleri izledim ve aralarında bazıları halen ürettiğim esprilerin formasyon babalarıdır. Ben neye gülüyorsam insanlara da onları anlatıyorum. Kapasite olarak daha düşük bir dinleyici kitlem olsaydı bile ben kapasitemi düşürmezdim.
Ellyf: İtalyan-İspanyol-Türk, kendinizi hangisi olarak ifade ediyorsunuz? Bu çok kültürlü durum avantaj mı dezavantaj mı yaratıyor?
Bay J: Türkiyede doğdum büyüdüm, en çok Türk’üm doğal olarak. Babadan kalma İtalyan pasaportu farklı bir kimlik daha taşımamı sağlıyor, onu da kullanıyorum. İspanyollukla pek alakam yok orta derecede İspanyolca konuşurum, o kadar.
Ellyf: Uzun yıllar radyoculuk yapmış ve neredeyse bir efsane olmuşken, radyoculuğun yanında televizyon çalışmalarınız da oldu. Televizyondan beklentiniz neydi, bu beklenti gerçekleşti mi?
Bay J: Televizyona büyük ümitler ve bir televizyon yıldızı olmak için girmedim. Değişikliğe ihtiyacım vardı çünkü uzun yıllar boyunca tek yaptığım şey komedi yazıp şovumu sunmaktı. Beklentim gerçekleşti ve gerçekten çok memnunum yaptıklarımdan. Tabii ki 3 senede 6 projede çalışıp hepsinin harikulade olmasını bekleyemezdim. Nitekim bir kısmı çok keyif verdi, bir kısmı da hadi bakalım hala televizyonda bir şeyler yapıyorum der gibiydi.
Ellyf: Çal Kalbimi, 101, Fazla Mesai gibi programlarda sunuculuk yaptınız, radyoda program sunmak ile TV’de sunmak arasında ne gibi farklar var sizin için? Hangisinde daha rahatsınız?
Bay J: Radyo benim evim gibi, kimsenin bana dokunamadığı özgür dünyam. Kendimi ispat ettiğim 90’lı yılların sonundan beri son derece rahatım çünkü neyin tuttuğunu neyin itici olduğunu büyük oranda çözdüm galiba. Televizyonsa son derece vahşi bir dünya; siz rahat olmak isteseniz de kimse size rahat vermiyor zaten. Ratingler, rakipler, her seferinde performans yükselterek devam etme sorumluluğu... Radyo iyidir.
Ellyf: Benzemez Kimse Sana yarışmasında pek çok ünlüyü taklit ettiniz, beni en çok güldüren Sezen Aksu taklidinizdi... Sizin en heyecan duyarak taklit ettiğiniz ya da en çok oldum dediğiniz isim kimdi?
Bay J: Ben anlamsız derecede çok benzedim Özdemir Erdoğan’a. Görüntü, ses, tavır... Sunucu bile “Ben Özdemir Bey’in eşi olsam, akşam kapıyı çalsan, hoş geldin bey deyip içeri alırdım” demişti. Sezen Aksu taklidimi hatırlamak bile istemiyorum hahahaha şaka gibiydi. Kendimi izleyince yerin dibine girdim, minik serçe olmuş koca öküz; kürek gibi eller, koca koca omuzlar...
Ellyf: Yarışmanın bir de sosyal yardımlaşma boyutu vardı, siz sanırım Koruncuk Vakfı için yarıştınız, yarışmanın bu boyutu olmasaydı da bu yarışmada olmayı kabul eder miydiniz?
Bay J: Ederdim tabii, çok eğlenceli bir yarışma olacağı baştan belliydi. Çok isteyerek girdim bu projeye,  nitekim yaklaşık 10 hafta ratinglerde bir numaraydı. Bu kadar önemli bir amaç için olması ise işi daha da tatlandırdı.
Ellyf: Eğitiminiz müzik üzerine, neden müzik konusunda ön plana çıkmak yerine radyo ve tv programcılığını seçtiniz?
Bay J: Gerçekten bilmiyorum. Buna cevap vermek çok zor. 25 senedir sahne şarkıcısıyım aslında ve hala özel gecelerde, şirket toplantılarında, zaman zaman gece mekanlarında sahne alıyorum. 1997-2001 yılları arasında kendi stüdyomda ürettiğim 300 kadar reklam filmi müziği de var hatta, yani çok uzak kalmış değilim müzikten ama bu yönüm fazla bilinmez.
Ellyf: Benzemez Kimse Sana’da yarışırken sesinizin ne kadar güzel olduğunu da duyduk, zaten sahne çalışmalarınızı bilenler biliyordu. Albüm yapmayı düşünür müsünüz?
Bay J: Açıkçası albüm çok özel bir konsantrasyon gerektiriyor ve benim radyo, televizyon ve dublaj işlerim nedeniyle bu kadar büyük bir vakit ayıramama gibi bir durumum var. Ama bir gün, tabii ki isterim.
Ellyf: Evli Bay J ile bekar Bay J arasında ne gibi farklar var? Kadın hayranlarınızın davranışlarında bir değişiklik oldu mu?
Bay J: Aman canım ne fark olacak, artık eski karım dışında biriyleyim yoksa karakterim değişecek değildi ya... Bayan hayranlarımla ilişkimiz çok dengeli ve saygılıdır. Bu güne kadar sanıldığı kadar fazla ahlaksız teklif almadım. Silik bir profil çizmeye çalışırım, çok şaşaalı bir hayatım yok.
Ellyf: Eros adında bir oğlunuz var, sizin şöhretinizin ne kadar farkında? Şöhretli bir baba olmanızın aranızdaki ilişkiye ne gibi bir etkisi var?
Bay J: Valla son derece farkında şöhretin ne olduğunun, şimdi artık kanıksadı ama daha küçükken “Ben Bay J’nin oğluyum.” diye çığırıp duruyordu. “Oğlum yapma, ayıp.” Diyordum,  o da “Neden ki,  neden ayıp olsun ki, kim olduğumu bilsinler.” diyordu. Çok güldük tabii ama annesiyle ünlü olmanın birinin oğlu olmak olmadığını, kendisinin bir şeyler başarması gerektiğini öğrettik.
Ellyf: Son olarak önümüzdeki dönemde radyo ve TV’deki yeni projelerinizden bahseder misiniz.
Bay J: Yakın dostlarımla bir sitcom projesi üzerine çalışıyoruz. Çok teklif de var yeni televizyon programları için ama ben iki program arasında biraz ara vermenin faydasına inanıyorum.

30 Kasım 2012 Cuma

SELÇUK BAYRAKTAROĞLU

Dans denince ortalama Türk kadınının aklına ilk olarak oryantal gelmesi, ortalama Türk erkeğinin ise hayatında ilk ve son defa düğününde dans ediyor olması, dans kavramının toplum için henüz ne kadar ham olduğunun kanıtları adeta. Göbek dansı tutkunu kadınlarımız kına gecesiydi, düğündü, altın günüydü derken oryantal pratiği yapacak çokca fırsat yakalasa da diğer danslar konusunda çekingen kalıyorlar. Hal böyleyken düğünlerdeki ilk dans ritüeli çoğunluk için bir kabus halini alıyor. Son yıllarda ilk dans sırasında rezil olmak istemeyen çiftler düğün öncesi dans kurslarının kapısını aşındırsa da sonuç maalesef herkes için çok da parlak değil. Üzerindeki smokin ile vals yapmaya çalışan zavallı damatlar, kabarık tarlatanlı gelinlikleri ile ancak bir kukla gibi hareket edebilen eşleriyle nasıl da komik bir görüntü oluşturuyorlar. Üstelik damat adaylarını o kursa götürmenin nasıl bir başarı olduğunu benim gibi yaşayarak öğrenenler için, dansa merak salmış bir erkeğin dans konusundaki düşünceleri ciddi bir merak konusu olabilir. Merak edenler için dans tutkunu Selçuk Bayraktaroğlu ile söyleştim. Kendisi her ne kadar dansı bir hobi olarak tanımlasa da, dans çoktan yaşamının ayrılmaz bir parçası olmuş durumda. Öyle ki tatil rotalarını bile dans workshopu bulabileceği ülkeler üzerine kurguluyormuş. Kıssadan hisse; hem keyifli hem sportif bir uğraş arayanlara duyurulur, belki de hayatınızdaki boşluğu dolduracak uğraş budur! Hem düğününüzde de yardımı dokunur... :)
Ellyf: Gerçekte mühendissin ve aktif olarak mesleğini yapıyorsun. Bir yanda da dans konusundaki çalışmaların var, nasıl başladın dans etmeye, hikayeni anlatır mısın?
Selçuk: Dans etmek aslında her zaman içinde olduğum, ilgi duyduğum bir hobiydi. Üniversite yıllarımda Yıldız Teknik Üniversitesi Dans Kulübü öğrencisiydim. O yıllarda derslerden kalan boş zamanlarımda dans eder, dans gecelerine katılırdım. Profesyonel hayata ilk adım attığımda, zaman planlamasında sıkıntılar yaşadım ve hobilerime gerekli zamanı ayıramadım. Bir dönem ara verdiğim dans, daha sonra bir arkadaşımın Tan Sağtürk Akademi’de eğitmenlik yapmasıyla tekrardan hayatıma girdi. Son 3 yıldır düzenli olarak bu hobime zaman ayırıyorum.
Ellyf: İş yaşamı ve dans... İkisini bir arada nasıl idare ediyorsun?
Selçuk: İdare etmek olarak düşünmemek lazım aslında. Dans etmek, iş hayatımdaki performansıma olumlu yansıyor. Gün içinde yaşadığım stres ve zihin yorgunluğunu dans ederek aşmış oluyorum. Bir taraftan kişisel gelişimime katkıda bulunurken, diğer taraftan da fiziksel olarak bir spor aktivitesinin içinde yer alıyorum. Benim üstüme düşen tek görev yeterli zaman ayırmak, inanın insan isteyince boş zaman yaratabiliyor.
Ellyf: Dans senin için sadece bir hobi ya da uğraş mı yoksa daha ötesi mi, nasıl tanımlarsın?
Selçuk: Sadece hobi olarak ilgileniyorum, ama ne kadar hobi de olsa belirli hedefleri koymadığınız sürece gelişim sağlayamıyorsunuz. Bir hedef doğrultusunda hobinizle uğraşmak hem size konstrasyon olarak katkı sağlıyor, hem de işin sonucunda başardığınızı görmek motive ediyor.
Ellyf: En sevdiğin dans türü nedir?
Selçuk: Salon danslarından Viyana Valsi’ni çok seviyorum.
Ellyf: Dansta partnerinle uyum konusu ne kadar önemli?
Selçuk: Belirli bir performans için hazırlık yapıyorsanız, uyum çok önemli ama tabii ki çok daha efektif öğrenmek için farklı partnerlerle dans etmenin faydalı olduğunu düşünüyorum.
Ellyf: Partnerle bu kadar yakın temas halinde olunan dans ve spor gibi etkinliklerde genelde partnerler bir süre sonra sevgili olur, senin başına böyle bir şey geldi mi?
Selçuk: Benim başıma böyle bir şey gelmedi, açıkcası olsun da istemedim. Çevremde belirttiğiniz şekilde birliktelik yaşayan insanlar var ama bunun yönetilmesi zor oluyor.
Ellyf: Üniversiteden hatırlıyorum; açılan dans kurslarına genelde kızlar ilgi gösterirdi, erkekler çok rağbet etmezlerdi. Bunun sebebi ne sence?
Selçuk: Bunun birçok sebebi var aslında... Öncelikle henüz dans konusunda toplumun istenen seviyeye gelmediğini düşünüyorum. Diğer taraftan her ne kadar genç nüfusu fazla olan bir ülke de olsak, üniversite öncesi kız-erkek ilişkilerinin tam olarak oturmamasından kaynaklanıyor olabilir. Dans ederken partnerinizle yakınsınız, göz teması kurulması gerekiyor, tüm bunlar ister istemez insanlarda gerginlik yaratıyor. Erkekler baştan bu durumu reddediyor, bazıları ise dansın feminen olduğunu düşünüyor. Şunu da belirtmem gerekiyor, sayısal olarak kızların çoğunlukta olduğunu soyleyebiliriz ama, onların da birçoğu dans ederken partneriyle ilgilenmiyor. Bu konularda kendilerini biraz daha  geliştirmelerini istediğinizde, dans etmekten vazgeçebiliyorlar.
Ellyf: Dans eden insanlarda, özellikle erkeklerde, farklı bir duruş oluyor; daha dik-daha farklı yürüyorlar, nedeni nedir? Dans etmeye başladıktan sonra sende de bu yönde bir değişiklik oldu mu?
Selçuk: Dans ederek vücudunuzu tanımaya başlıyorsunuz, sahnede nasıl durmanız gerektigini öğreniyorsunuz ve bir müddet sonra bu duruş sizin için normalleşmeye başlıyor. Diğer taraftan özgüveniniz de arttığı için dışarıya böyle bir elektrik veriyorsunuz. Bana da bu anlamda çok büyük katkısı oldu diyebilirim.

Ellyf: Tan Sağtürk Dans Akademi bünyesindeki çalışmalarından bahseder misin biraz da?
Selçuk:  Üniversite yıllarından arkadaşım olan Berk Kaya sayesinde, Tan Sağtürk Akademi’de ciddi deneyimler yakalama fırsatı buldum. Tan Sağtürk Dans Okulları’nın en büyük avantajı, yıl içinde yaptığın çalışmaları, yıl sonunda izleyici karşısında sahneleyebilme fırsatı bulabilmen. Bu anlamda ilk yıl Vals, İngiliz Tango ve Salsa kareografilerinde sahneye çıkma fırsatı bulabildim. Sonraki yıl Bachata ve Cha Cha gösteri grubunda yer aldım. Bu sahne performansları kişisel gelişimime inanılmaz derecede etki etti. O büyüklükte kalabalık bir seyirci grubunun karşısına çıkmak ve grup gösterisi yapmak heyecan vericiydi. Sonrasında bu tip performanslar  için kendime olan güvenimi artırdı. Grup gösterileri, solo gösterilere kıyasla daha zor oluyor. Sahnede yerini kontrol etmek, grupla beraber harmoni içinde dans edebilmek için öncesinde ciddi zaman ayırıp çalışmalar yapmak gerekiyor. Sonuç itibariyla bir işi bir ekiple beraber başarmak, inanılmaz mutluluk verici bir duygu. Herkesin yaşaması gereken bir tecrübe. En son olarak, TV’de yayınlanan ve Mehmet Aslantuğ’un başrolünde olduğu  Veda dizisinde bir balo sahnesinde Vals yaptım. Kendimi televizyonda dans ederken görmek de ne kadar yol katettiğimi gösteren bir andı.

Ellyf: Gelecekte dans konusunda ne hedefliyorsun? Tamamen dans üzerine bir kariyer ve hayat kurmak ister misin?
Selçuk: Öğrendiğim dans kategorilerine yenilerini ekleyip, yine amatör ruhun verdiği dinamizm ile, belirli hedeflerle çalışmalarıma hobi olarak devam etmek istiyorum. Bunun haricinde yaz tatilinde hem tatil yapıp hem de workshop yapabileceğim, İspanya, İngiltere ya da Almanya’da bir dans kampına katılmak istiyorum. Kariyerimi tamamıyla dans üzerine kurmam için çok geç olduğuna inanıyorum. Mevcut kariyerim ve yaşantım ile mutlu olduğum için de böyle bir arayış içinde değilim. Belki ileride, dans eğitmenliği olmasa da bir dans okulu açarak bu alanda edindiğim çevreden  faydalanmak istiyorum.

22 Kasım 2012 Perşembe

EMEL ÖZİŞ

Beni az tanıyanların hakkımdaki “entel-dantel” şeklindeki kanısının aksine, entel olmanın ilk 5 kuralından biri olan opera seyircisi olma konusunda biraz zayıf kalıyorum. 29 yıllık hayatımda opera ile münasebetimin ikiyi geçmeyişini ve Taksim AKM’yi buluşma mekanı, Kadıköy Süreyya Operası’nı ise sadece yol tarifi için kullanıyor oluşumu, son gittiğim Carmen operasının uzunluğuna vermek istiyorum. Opera Sanatçısı Emel Öziş ile yaptığım söyleşiyi bu anlamda entel görüntümü perçinlemek için pek bir önemsedim ancak siz okurlarıma opera konusunda derin bir bilgi sahibiymişim gibi palavra atmak da içime sinmedi. Antalya Devlet Opera ve Balesi’nin sahnelediği ve Emel Öziş’in de yer aldığı temsillerin fotoğraflarına bakınca, hem çoğunun hikayesinin tanıdık, hem de kostümler ve dekorun şahane olduğunu farkettim. Sahnede güzelliğiyle fark yaratan konuğum ise daha da şahane görünüyor. Bu durumda keşke opera izlemeye Antalya’da başlasaymışım demeden duramadım. Benim gibi opera cahilleri için Emel Öziş’e operayı ve kendi müzikal yolculuğunu sordum. Antalya civarında yaşıyorsanız, önümüzdeki günlerde bir opera temsili izlemeyi ajandanıza  kaydetmeyi unutmayın!
Ellyf: Çocukken, büyüyünce şarkıcı olmayı isteyen çocuklardan mıydınız?
Emel: Çocukluğum da böyle bir hayalim olduğunu pek hatırlayamıyorum. Babam ile beraber o dönemin meşhur şarkılarını ezbere söylermişim. Annem ile babam küçük yaştan beri müziğe karşı yetenekli olduğumu söylerler ama dediğim gibi  gerçekten böyle bir hayalim yoktu. Yani bana ''Büyüyünce ne olacaksın?'' diye sorduklarında hiçbir zaman şarkıcı cevabını vermemişimdir.
Ellyf: Nasıl opera sanatçısı oldunuz, hayaliniz bu muydu?


Emel: Ortaokula başladığım sene müzik öğretmenim Tülay Tuğcular’ın benim müziğe olan yeteneğimi eğitimci olarak keşfetmesi ile okul korosunda söylemeye başladım. Hafta sonları da Tülay öğretmenim ile solfej çalışmalarına ve org derslerine devam ettim. Bu tam 3 yıl boyunca sürdü. Ortaokul 3. sınıfta iken Tülay öğretmenim Ankara Güzel Sanatlar Lisesi’nin açılacağını ve benim de mutlaka bu okulun sınavına girmem gerektiğini söyledi. Sınava üç arkadaş girdik ve üçümüz de kazandık. İşte akademik olarak müzik hayatım tam olarak o sene başladı. Dört yıl boyunca Ankara Güzel Sanatlar Lisesi’nde piyano ve keman çaldım, aynı zamanda okul korosunda söyledim. Lise bittikten sonra Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümü’nü kazandım. Şan Eğitimi bölümünde Ankara Devlet Opera ve Balesi Solist Sanatçısı Gülşen Kocaay ile ses eğitimine başladım. Lisans 4. sınıfta Antalya Devlet Opera ve Balesi’nin kurulacağı haberini aldık. Hemen sınavlara hazırlanmaya başladım. Gülşen Hocamın da desteği ile Antalya Operası’nın sınavını kadrolu Koro Sanatçısı olarak kazandım. 1999 Mart ayından itibaren profesyonel olarak Antalya Operası’nda söylüyorum.
Ellyf: Opera sanatçısı olmak için nasıl bir eğitim almak, nasıl bir yol izlemek gerek?
Emel: Opera sanatçısı olmak için mutlak surette lisansınızı müzik eğitimi bölümünde ya da konservatuar şan eğitimi bölümünde okumak gerekiyor.
Ellyf: Opera sanatçısı olmak sadece iyi bir ses değil aynı zamanda bir iyi oyuncu olmayı da gerektiriyor sanırım? Bu konuda ayrıca bir eğitim aldınız mı?
Emel: Opera sanatçısı olmak elbette iyi bir oyunculuk da gerektiriyor. Biz bunun eğitimini okulda sahne eğitimi adı altında aldık. Bunun dışında özel olarak bir eğitim almadım fakat 14 yıllık sanat hayatımda çok kıymetli hocalarımızın rejisörlüğü eşliğinde sahneye çok güzel eserler koyduk. Her eser yeni bir deneyim ve ders oldu benim için. Çalıştığım hocalarımdan birkaçını sıralayacak olursam: Altan Günbay, Gürçil Çeliktaş, Bozkurt Kuruş, Cihan Ünal,  Aytaç Manizade,  Murat Göksu  ve Murat Atak gibi çok değerli isimler...
Ellyf: Sahnede o kostümlerin, makyajın içinde olmak, alkış almak, bunlar sizi nasıl hissettiriyor?
Emel: Sahne öncelikle çok kutsaldır. Bizim için açıkcası er meydanıdır çünkü bizler temsil gününe kadar yaptığımız bütün çalışmaları, sahneye seyircinin karşısına çıktığımız gün canlı performansımızla gösteririz. Giydiğimiz kostümler ve makyaj canlandırdığımız kişiliğe  bürünmemizi ve onu hissetmemizi kolaylaştırır. En önemlisi de seyirciyi oyunun geçtiği tarihi ve mekanın ambiyansına çekmemizdir. Verilen onca emeğin karşılığı olan alkış da bizim için en büyük mükafattır.
Ellyf: Görsel bir sanat dalı ile uğraşıyorsunuz, güzel bir kadın olmak bu anlamda avantaj mı?
Emel: Aslında esas olan mutlak surette yetenektir. Söyleyebilme ve rol yapabilme yeteneğidir ama güzel ve düzgün fiziğe sahip olmak elbette avantajdır. Şöyle düşünelim, çok iyi bir ses tekniği ile şarkı söyleyen ve aynı zaman da çok iyi rol yapabilen bir kadının güzel olması sahnede seyirci üzerinde çok daha kuvvetli bir tesir bırakacaktır.


Ellyf: Opera sanatçısı olmasaydınız, hangi mesleği yapmak isterdiniz?
Emel: Opera sanatçısı olmasaydım kesinlikle tiyatro sanatçısı olmak isterdim. Çünkü sahnede olmayı çok seviyorum.
Ellyf: Türkiye’de operaya ilgisi olan çok kısıtlı bir kesim var, sizce bunun nedeni nedir?
Emel: Opera sanatının tarihçesine baktığımızda Avrupa kökenli olduğunu hepimiz biliriz. Saray eşrafı ve soylular için öncelikle bir eğlence olarak ortaya çıkmış, sonradan bestecilerin ve ortaya çıkan eserlerin kalitesi ile birlikte kıymetlenmiş ve günümüze kadar aynı değerde gelmiştir. Ulu Önderimiz Atatürk, Cumhuriyetimizi kurmaya çalıştığı yıllarda klasik müziği ve opera sanatını milletimize aşılamaya çalışmıştır. Osmanlı ve Türk halkının kültüründe böyle bir sanat olmadığı halde Atatürkümüzün önderliği ile halkımızın bir bölümü buna uyum sağlamıştır. Geçmiş yıllara baktığımızda bizim de ülkemizden dünyaca ünlü sesler çıkmıştır, örnek olarak Leyla Gencer’i anabiliriz. Maalesef ki uzun yıllardan beri devam eden yozlaşma etkisi, ülkemizde çok zor şartlar altında yapılmaya çalışılan opera, bale ve tiyatro sanatını daha da zorlaştırmış ve ülke politikası sebebi ile halkımızın büyük çoğunluğunun bu sanatlara olan saygısı da gitgide kaybolmuştur.
Ellyf: Bugüne kadar içinde yeralmaktan en keyif aldığınız eser hangisiydi?
Emel: La Traviata. Bir Verdi operası olan, Kamelyalı Kadın olarak da bilinen eserde çok severek görev almıştım.
Ellyf: Hakan Aysev, Sinem-Didem Balık gibi opera sanatçıları opera dışında daha popüler işler yapıyorlar? Sizin böyle bir çalışmanız var mı ya da olmasını ister misiniz?
Emel: Hakan Aysev iyi bir tenor ses olarak Pavarotti’ye benzerliği ile, Sinem-Didem Balık kardeşler ise dünyada az bulunur ikiz opera sanatçıları olarak bazı popüler işlere imza atmışlar ve başarılı olmuşlardır. Şu an için benim böyle bir çalışmam solist olarak yok ama ileride fırsat olması durumunda olumlu değerlendirebilirim.

Ellyf: Opera sanatçıları popüler şarkıları olduğu gibi söyleyemiyorlar, en pop şarkı bile sanki bir opera eseri gibi söyleniyor, bunun nedeni nedir? Bu bir mesleki deformasyon mu yoksa tercih mi?
Emel: Okulda aldığımız şan eğitimi, opera eserlerini söylebilmek için uzunca yıllar uğraş verdiğimiz bir şarkı söyleme tekniğidir. Mesleğimiz icabı uzun yıllar boyu aynı teknik ile opera eserlerini seslendirmekteyiz. Popüler şarkıları söylemek durumunda ise opera tekniği dinleyicinin kulağına çok hoş gelmeyebilir ama zaten biz bunun için uzun yıllar uğraş verdiğimizden tekniğimizin popüler şarkılar söylemek için bozulmasını istemeyiz.

Ellyf: Son olarak ülke standartlarına göre ilginç bir mesleğiniz var, günlük yaşantınızda opera sanatçısı olmanız nedeniyle yaşadığınız ilginç bir olay var mı?
Emel: Çok ilginç bir olay yaşamadım ama insanlar mesleğimi sordukları zaman verdiğim cevap karşısında ''Aaaa siz o bağıranlardan mısınız?'' deyip, taklidimizi yapmaya çalışarak çıkardıkları sesler bir hayli ilginç oluyor. :))

18 Ekim 2012 Perşembe

EMRE YURDAKUL

İşte karşınızda Söyleşi Günlüğü’nün ennnn nazlı konuğu: Emre Yurdakul. Söyleşi üzerine bir blog yazma fikri, işyerindeki aylık dergide gördüğüm bir söyleşinin sorularını sıradan bulmamla oluşmuştu. Ekipten bir arkadaşıma dönüp “Bu söyleşiyi ben yapmalıymışım, ne sorular sorardım.” demiştim.  Cümlemi bitirir bitirmez de kimlerle söyleşi yaparım, yapsam nerede yayınlarım diye kafa yormaya başlamıştım. İlk aklıma gelen isim ise şirketten tanıdığım Ford Ralli takımının pilotu Emre olmuştu. Hemen mail atıp kendisiyle söyleşi yapmak istediğimi söyledim. Emre’den gelen cevap tam bir ralli pilotuna yakışır hızda ve “Neden olmasın!” şeklindeydi. Gelin görün ki söyleşiyi ancak 8 ay sonra yayınlayabiliyorum. İşte bu nedenle kendisini en nazlı konuk ilan ettim. Şaka bir yana, hem kurumsal bir firmada tasarımcı olarak çalışan hem de Castrol Ford Team Türkiye ile ralli  şampiyonalarına katılan biri için bu kadar yoğun olmak kaçınılmaz olmalı. Emre ile ülkemizde henüz kıymeti çok bilinmeyen motorsporları ve ralli pilotu olma hikayesi üzerine konuştuk. Bence beklediğime değdi...

Ellyf: Nasıl başladı hikayen, kısaca kendini anlatır mısın?

Emre: Hikayem 04.08.1982’de doğmamla başladı. Kendimi bildim bileli otomobillere ve motosikletlere karşı aşırı ilgili bir çocuktum ama bu sonradan oluşan bir ilgi değildi, ben böyle doğdum. Babam otomobilleri sever ve otomobillerine özen gösterir fakat hızlı otomobil kullanmaya hevesli değildir. Ben daha ilkokula gitmeden önce evde tencere kapaklarını elime alıp direksiyon gibi tutar evin içinde otomobil kullanır gibi dolaşırdım. Terlikleri yere ters koyar gaz, fren, debriyaj pedallarını simüle ederdim. Otomobil kullanmakla ilgili kafayı bozmuştum galiba. J Çok fazla hayal ediyordum. Televizyondaki programlarda otomobil yarışlarını keşfedince ilgim işin sportif tarafına yöneldi. Belli bir spor disipliniyle otomobilin ve kendi sınırlarınızı zorlama duygusunun çok heyecan verici olduğunu düşünüyordum. Yıllar geçtikçe de bu arzum hiç azalmadı, tam tersine bunu gerçekleştirebilecek yollar aramaya başladım. Tabii bütçemiz kısıtlı olduğu için hop diye karting yapmaya başladım gibi bir durum olmadı. 17 yaşında karting yapmaya başlayana kadar zamanımı model otomobil yarışları ile değerlendiriyordum. O zamanlar Türkiye’de yeni gelişen model otomobil camiasında bana motorsporları disiplini ve yarış kültürünün temellerini atmamı sağlayan halen irtibatımızı koparmadığımız Turbo Model’den Bülent abi ilk gokart deneyimimi yaşamama yardımcı olmuştu, hatta o sıralarda kendisi karting yarışlarına katılıyordu ve bir kere kendi yarış gokartıyla antrenman yapmama izin vermişti. Bu hissi yaşamak benim için dönüm noktalarından biri oldu. Ailemi ikna edebilmek için önce babamı yaptığım bu antrenmana sonra da birkaç kere karting yarışları ve antrenmanlarını izlemeye götürdüm. Önce çok düşük bütçeli bir karting şampiyonasına katıldım. Burada şampiyon olunca Bülent abinin yarıştığı gokart’ı satın aldık ve Formula A
 kategoride bu araçla birkaç sene kelimenin tam anlamıyla ‘tırmaladık’. Yılda sadece birkaç yarış ve birkaç antrenmana çıkabiliyordum ama sporun içinde kalabilmek için devam ettik; ta ki Ford’un düzenlediği Renç Koçibey Eğitim Seminerleri başlayana kadar. Bu seminer benim için diğer bir dönüm noktası oldu. Bu seminerlere çok fazla başvuru oluyordu ve ilk denememde seminere katılmaya hak kazanamamıştım aslında. Sonra bir tanıdık vasıtası ile Ford yarış takımına gidip seminere katılmak istediğimi söyledim. Ardından birkaç yarışta zaman ekibinde bulunarak takıma yardımcı oldum. Seminerde de başarılı olunca, takım direktörümüz Serdar Bostancı’nın dikkatini çekmeyi başarabildim ve onun da desteğiyle ralli kariyerim başlamış oldu...

Ellyf: Endüstri Ürünleri Tasarımı okumuşsun, yarış arabaları çizen çocuklardan mıydın?

Emre: Tabii en çok düşündüğüm şey otomobiller olunca en çok çizdiğim şey de otomobillerdi. J İlginçtir ama Endüstri Ürünleri Tasarımı bölümü okumak için verdiğim kesin karar yine bir yarış otomobili aracılığıyla oldu. O sıralar başka bir üniversitede Şehir ve Bölge Planlama okuyordum, 2. sınıftaydım. Daha önce güzel sanatlar yetenek sınavlarına girmiştim ama hiç ciddi bir hazırlığım olmamıştı. Bir gün ekonomi dersinde sıkılmış otururken pencereden okulun bahçesine çekicinin üstünde bir ralli otomobili getirdiklerini gördüm. O sırada okuldaki Endüstri Ürünleri Tasarımı öğrencileri bir otomobil markasıyla koltuk tasarımı üzerine çalışıyorlardı ve yarış koltuklarını incelemek için bu aracı getirmişlerdi. O anda kesin karar vermiştim. Hemen dersten çıktım ve aşağıya inip Endüstri Ürünleri Tasarımı öğrencileri ile birlikte ben de aracı incelemeye koyuldum. Sonra bir kursa yazılıp Endüstri Ürünleri Tasarımı bölümü için yetenek sınavlarına hazırlanmaya başladım. Sınavda da tek tercih ettiğim bölüm bu oldu ve kazandım.

Ellyf:  Kaç yaşında araba kullanmaya başladın? Ailenden gizli arabayı kaçırır mıydın?

Emre: 15-16 yaşlarında köyde boş bir tarlada babam öğretmişti. Ehliyeti almadan önce evin otoparkının bir kapısından çıkıp öbür kapısından girdiğim olmuştur 1-2 kere ama bu ‘arabayı kaçırmak’ sayılmaz sanırım? J

Ellyf: Ralli pilotu olmak alınan tüm önlemlere karşın tehlikeli bir iş aslında. Ailen ne diyor bu duruma?

Emre: Her türlü ekstrem sporun bazı riskleri var fakat ralli pilotluğuna kıyasla futbolda sakatlanma riski bence daha fazla. Kariyerimdeki en büyük kazayı geçen yılın ilk yarışında yaptım. Asfalt bir yarışta çok hızlı bir bölümde fren bile yapmadan yoldan çıkıp uçtuk. Çok sert darbe aldık, sadece ayağım kırıldı. Ailem her yarışıma gelip ilgiyle izliyor, bitince de derin bir oh çekiyor sanırım. Onların yerinde olmak çok daha zor olmalı.


Ellyf:  Kurumsal bir firmada çalışıyorsun bir yandan da. İş ve ralli pilotluğunu aynı anda nasıl idare ediyorsun?

Emre: Benim şansım, çalıştığım firma kurumsal olsa da yaptığım iş ile ralli pilotluğunun birbirini destekliyor ve birbirinden besleniyor olması. Ayrıca aynı marka adına iki farklı alanda da başarıya koşmak firmamızca destekleniyor. Tabii iş planlarımı, yıllık izinlerimi kısacası tüm hayatımı bu planlama üzerine kuruyorum. Ayrıca göründüğünden biraz daha zor bir durum fakat çok sevdiğim için beni yormuyor.

Ellyf: Neden sadece ralli pilotluğu yapmıyorsun da bir yandan da çalışıyorsun? Ralli pilotu olmak, iyi kazandırmıyor mu?

Emre: Türkiye’de motorsporları hala futbol gibi bir sektör olabilmiş değil. Sponsor sayısı çok az ve bu işten para kazanmıyorsunuz. Türkiye’de her ralli pilotunun mutlaka uğraştığı başka bir işi daha var. Benim ise ralliye başladığımda bu işe harcayabilecek hemen hemen hiç bütçem yoktu, başından beri takımımın desteğiyle bu noktaya geldim. Aslında hem Türkiye’de hem de Dünya’da bu işi para harcamadan yapabilen şanslı çok az insan var ve ben de kendimi şanslı adlediyorum; Türkiye’nin en iyi ralli takımında 7 yıldır bu işi yapabildiğim için.

Ellyf: Ralli pilotu olarak ciddi başarıların var. Hayal ettiklerinin ne kadarını elde ettin?

Emre: Öncelikle hayallerime adım adım ulaştığımı söyleyeyim. Başta sadece bir ralli otomobili kullanmak hayaldi, daha sonra bir takımda yarışabilmek, daha sonra bir dünya şampiyonası serisinde yarışabilmek... Hepsi hayaldi ve bunlar gerçekleşti, fakat sportif anlamda hayallerim tabii ki bitmedi. J Türkiye Şampiyonası’nda genel klasmanda pilotlar ikinciliğim var fakat şampiyonluğum henüz yok, aynı şekilde Avrupa veya Dünya Şampiyonası’nda daha üst serilerde yarışmak hayallerimden bir başkası. Eğer uygun şartlar oluşursa bunları da gerçekleştirmek istiyorum.

Ellyf: Türkiye’de Ralli pilotu olmak kolay mı? Keşke şu ülkede olsaydım, daha farklı imkanlar olurdu dediğin oluyor mu?

Emre: Türkiye’de ralli pilotu olmak kolay değil çünkü Türkiye Ralli Şampiyonası’ndan başka takip edebileceğiniz daha küçük ölçekli bir seri yok. Yeni başlayacak ve dolayısıyla bu işe para harcayacak bir kişi Türkiye Şampiyonası’nda kendini göstermek için büyük bütçeler bulmak zorunda. Bu anlamda Ford’un zamanında yaptığı Castrol Fiesta Cup veya Ka Challange Cup gibi organizasyonlar bu sporu daha ulaşılabilir bir seviyeye çekmişti.
Örneğin eğer Finlandiya’da olsak, çok çeşitli araçlarla bir yıl içinde girebileceğiniz yüzlerce yarıştan bütçenize uygun bir paket yaratabilirsiniz, üstelik sponsor bulma şansınız daha yüksek olabilir. Finlandiya’da motorsporları bizdeki futbol gibi. Türkiye’de ise potansiyel bir sponsor ile görüşmeye gittiğinizde önce rallinin ne olduğunu anlatmanız gerekiyor.


Ellyf:  Trafikte araba kullanırken hız yapar mısın?

Emre: Trafikte kesinlikle hız yapmam, benimle yolculuk ederken sıkılabilirsiniz bile. J Yarıştayken trafikte kullanabileceğim şartların çok çok üst limitlerinde araç kullanıyorum zaten, trafikte hem bu ihtiyacı hissetmiyorum hem de açıkçası trafik şartlarını çok daha tehlikeli buluyorum.

Ellyf:  Bayan hayranların var mı? Seninle söyleşi yapacağımı duyan bir bayan arkadaşım co-pilotun olmak istiyor...

Emre: Sanılanın aksine bu sporun bir cinsiyeti yok. Hem erkekler hem de kadınlar ilgileniyor, ayrıca hem erkekler hem de kadınlar bu sporu yapabiliyor. Aynı soruyu ben de birçok kişiden duydum bugüne kadar... Tam bu noktada co-pilotum Burak Erdener’i sevgi ve saygıyla anmak istiyorum çünkü co-pilotluk çok ciddi bir iş ve kendisi benim yapamayacağım bir işi başarıyla yaparak beni tamamlıyor.

Ellyf: Burcu Çetinkaya gibi isimleri ekranlarda çeşitli programlarda hem sunucu hem de konuk olarak çok sık görüyoruz. Senin de böyle çalışmaların var mı ya da olacak mı?

Emre: Konuk olarak programlara katılıyorum fakat sıklığı değişkenlik gösteriyor tabii ki. Özellikle Dünya Şampiyonası’nda yarıştığımız yıllarda oldukça sıklaşmıştı. Ben iş olarak otomotiv sektörünün içinde olmayı tercih ediyorum, o yüzden şu an için program hazırlamak ya da sunuculuk yapmak için ayırdığım bir mesaim yok.

Ellyf:  Müzikle de ilgileniyorsun sanırım, bir enstrüman çalıyor musun?

Emre: Müzikle amatör olarak ilgileniyorum, davul çalmayı seviyorum. Evimde gerçek bir davulu koyabilecek yerim yok o yüzden zaman zaman stüdyo kiralayıp tek başıma ya da arkadaşlarımla biraz müzik yapıp eğleniyoruz..

Ellyf:  Söyleşiyi bitirirken, seni rol model seçen gençlere tavsiye ve önerilerin neler olur?

Emre: Tavsiyem ideallerinden vazgeçmemeleri ve hayatta herşeyin mümkün olabileceğini unutmamaları. Kendilerini yapmak istedikleri şeyler için mental olarak hazırlasınlar ve bunun için fırsat yaratmaya çalışsınlar. Zamanı gelince herşey olur...