28 Mart 2016 Pazartesi

TUBA KILINÇ

Akıllı telefonların hayatlarımızda yarattığı en önemli değişimlerden biri de, her an her şeyi fotoğraflıyor oluşumuz. Fotoğraf çekmek böylesine kolaylaştığından olsa gerek, aynı kareden onlarca fotoğraflayıp, beğenmediklerimizi siliyoruz. Çektiğimiz fotoğraflar üzerinde çeşitli filtreler uygulayıp ve hatta azıcık da düzeltme yaparak, en artistik pozlarımızı sosyal medyada paylaşıyoruz. Bu hızlı teknolojik dönüşümün artıları olduğu kadar eksileri de yok değil. Artık çoğumuz kağıda fotoğraf bastırmıyor, basılı fotoğraflardan albüm yapmıyoruz. Bana öyle geliyor ki, bu sanal albümlerin çoğu zamanla kaybolacak ya da bir harici bellekte bir daha bakılmamak üzere unutulacak. Gündelik hayatlarımızdan çok az hatıra yıllar sonrasına taşınacak. Gündelik hayattaki fotoğraf alışkanlığı böyleyken, düğün, doğum gibi özel günlerdeki durum tamamen farklı bir boyuta taşınmış durumda. Özel günleri en ayrıntılı şekliyle bir profesyonele fotoğraflatmak, o fotoğraflardan görkemli albümler yapmak da son yılların sanal fotoğraf alışkanlığına inat giderek yükselen bir trend. Hatta öyle ki, konuğum Fotoğrafçı Tuba Kılınç’a göre yurtdışında artık cenaze törenlerinde bile profesyonel fotoğraf çekimi furyası başlamış durumda. Tuba Kılınç ile fotoğrafçılık serüvenini konuştuğumuz bu söyleşi, fotoğrafçılığa ilgi duyanlara gelsin...

Ellyf: Nasıl ve ne zaman başladı fotoğrafçılığa olan ilginiz?

Tuba: Fotoğrafçılıkla üniversite yıllarında tanıştım. O yıllarda analog makinalar vardı. Harçlıklarımı biriktirip aldığım Minolta makinam hala duruyor.

Ellyf: Eğitim aldınız mı yoksa kendi kendinize mi ilerlediniz?

Tuba: Yıllar içinde pek çok eğitim programı, workshop ve gezilere katıldım. Ancak asıl ilerlemeyi, makinamı hep yanımda taşıyıp sürekli çekim yaparak sağladığımı düşünüyorum. Fotoğrafa meraklı olunca hayata hep o gözle bakmaya başlıyorsunuz.  Balığını yiyen bir kedi, bastonunu tutan yaşlı bir adamın nasırlı elleri, sokakta elinden balonunu kaçırmış bir çocuğun gökyüzüne doğru uzanışıPek çok sahneyi görmeye başlıyorsunuz, belki de eskiden yanından geçip gittiğiniz hiç dikkat etmediğiniz.

Ellyf: Ben sizi tanıdığımda kurumsal bir firmada çalışıyordunuz. Şu anda tamamen fotoğrafçılığa yönelmiş durumdasınız. Bu radikal kararı nasıl aldınız?

Tuba: Ben hayatta yaşanan her şeyin bir anlamı olduğunu düşünürüm. Uzun yıllar profesyonel iş hayatında yaptıklarım, yaşadıklarım, tanıdığım insanlar, tanık olduğum hikâyeler, dokunduğum hayatlar manevi olarak bir noktaya taşıdı beni. Profesyonel hayatta misyonumu tamamladığımı düşündüğüm noktada artık kendim için bir şeyler yapmak istedim. Hobimi işe dönüştürdüm; Hayattan İzler bu şekilde vücut buldu. Aslında isim ve kariyer yaptığınız bir alanı bırakıp, yeni bir yola koyulmak gerçekten radikal bir karar. Ancak kararı aldıktan sonra hayat atacağınız adımlarda yardımcı oluyor size. Sağ olsun, eşimden çok destek gördüm bu konuda.

Ellyf: Bu iki çalışma şeklini kıyasladığınızda ne gibi farklar oluştu hayatınızda?

Tuba: Profesyonel hayatta maddiyat yoğun bir silsile var. İmalat yetişti mi? İthalat zamanında gerçekleşti mi? Kur oynadı mı? Müşteriyi mi kaybettiniz? Bir noktaya geliyorsunuz, hayatınızın ellerinizin arasından kayıp gittiğini fark ediyorsunuz. Uykunuzda bile günlük sorunları çözmekten verimli uyku uyuyamıyorsunuz. Şu anki hayatım maneviyat yoğun bir hayat. Bir bebeğin doğumuna tanık olmak, annenin bebeğiyle kucaklaştığındaki gözyaşlarıyla gözlerinin dolması, yeni doğmuş bir bebeğin dünyadaki ilk dakikalarında onunla birlikte olmak paha biçilemez bir duygu. Daha sakinim daha mutluyum. Bir şey olmuyorsa artık zorlamıyorum olması için. Olmamasının mutlaka benim için bir hayrı olduğunu düşünüyorum. 

Ellyf: İnsanların en özel günlerine tanıklık ediyorsunuz, evlenirken ya da bebeklerini ilk kucaklarına aldıklarında siz de oradasınız. Neler hissettiriyor bu size?

Tuba: Her dokunduğum hayat her tanık olduğum mutluluk bana çok şey katıyor. Fotoğraflarıma baktığınızda dünden bu güne bu duygu değişimini görebileceğinizi düşünüyorum.  Sevdiğin işi yapmanın büyük lütuf olduğunu bu yüzden de şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum.


Ellyf: Özellikle doğum fotoğrafçılığına yoğunlaştığınızı görüyorum. Özel bir sebebi var mı?

Tuba: Bu işe ilk başladığımda aile fotoğrafçılığına dair her tür fotoğrafı çekmek üzere yola çıkmıştım. Ancak zamanla bebek ve doğum fotoğrafçılığından daha keyif aldığımı gördüm. Belki anne olmamın da etkisi vardır; bir bebeğin ilk çığlığı mucizenin kendisi ve bu mucizeye tanıklık etmek çok özel bir duygu. 

Konunun bir diğer boyutu daha var. Fotoğrafın benim yapmaya çalıştığım şeyde bir araç olduğunu düşünüyorum. Doğuma giren annenin elinden tutup onu rahatlatmak, nefes almasını söylemek, çok zaman bebek annesinin göğsünü almadığında fotoğraf makinasını bir kenara bırakıp, bebeğin emmesine yardımcı olmak… Bunların maddi karşılığı yok. Başka bir şey. Sonunda çıkan fotoğraflar bu duyguyla yoğrulmuş fotoğraflar oluyor. Hayatımın bu dönemindeki misyonum işte bu.

Ellyf: Bir doğumu fotoğraflamadan önce nasıl bir hazırlık yapıyorsunuz?

Tuba: Öncelikle anneyle son 3-4 hafta sürekli irtibatta oluyorum. Bebeğin büyümesi, normal doğum mu  sezaryen doğum mu bunları takip ediyorum. Hastanenin ve doktorun çekime izin verip vermediğini kontrol ediyorum.  Çekim için gerekli ekipmanım sürekli hazır, sadece son kontrollerimi yapıyorum. 

Ellyf: Günümüzde doğumların çoğunluğu sezaryen olduğu için ameliyat günü ve saati önceden belli, bu durum doğum fotoğrafçılığının yaygınlaşmasında ne kadar etken sizce?

Tuba: Aslında normal doğumda da fotoğraf çektiren çok fazla. Sezaryen doğumların fotoğrafçı için zaman planını yapabilmesi açısından avantajı oluyor. Bu sebeple fotoğrafçılar sezaryen doğumları tercih ediyorlar. Ancak bence doğum fotoğrafçılığının yaygınlaşmasının sebebi, fotoğrafın hayatımızın içindeki önemini keşfetmiş olmamız. Yurt dışında cenazelerinde bile fotoğraf çektiren ülkeler var. Ben 11 sene önce ikizlerimi doğurduğumda doğum fotoğrafçılığı diye bir meslek yoktu. Bu son 6-7 senenin trendi.

Ellyf: Normal doğum yapan birinin ne zaman doğum yapacağı belli değil, gece yarısı telefonunuz çalıp doğuma çağrıldığınız falan oluyor mu?

Tuba: Tabii. Telefonum 7/24 açık ve hep yanımda. Normal doğum bebeklerinin çoğu da gece gelmeyi tercih ediyorlar :) Gece uykum bölünüyor, bazen 40 saat uyumadan geçirdiğim oluyor. Ama beni ayakta tutan adrenalin. O mutluluğa tanık olmak tüm yorgunluğumu alıyor.

Ellyf: Doğumunu fotoğrafladığınız bebekleri sonrasında da unutmayıp doğum günlerini kutluyorsunuz sanırım. İster istemez duygusal bir bağ mı kuruluyor?

Tuba: Evet. Her doğan bebek benim bebeğim. Hayattan İzler’in bebeği. Ben onların hayatına nasıl iz bırakıyorsam, onlar da benim hayatıma iz bırakıyorlar. Anneleri babalarıyla beni sonradan ziyarete geliyorlar. Ben onların doğum günlerini kutluyorum. Kocaman bir aile olduk, her gün büyüyoruz. 

Ellyf: Fotoğrafçılığı meslek edindiğinizden bu yana eminim çok fazla değişik olaya tanıklık etmişsinizdir. En unutamadığınız anınız nedir?

Tuba: O kadar çok var ki! İlk aklıma gelen Umut; Umut doğduktan sonra soluk almada sorun yaşadı ve ona oksijen verdiler. 2 saate çıkar dediler ama ben bu süreden daha uzun kalabileceğini tahmin edip aileyle konuştum. Umut annesiyle buluşamadan bir 5 saat geçti. Tabii çekimimiz yarım kaldı. O gece oksijen çadırında kalacağını öğrendiğimizde hepimize hüzün çöktü ama annenin moralini yüksek tutmamız gerekiyordu. Ben daha önceki tecrübelerimi paylaştım aileyle. Çekimi tamamlayamadan hastaneden ayrıldım. 1 hafta boyunca her gün konuştuk anne ve babasıyla Umut’ un. 1 haftalıkken Umut hastaneden çıktı ve ben onu eve ziyarete gidip, hem çekimi tamamladım hem de bebeğimi sevebildim. Sonra Umut 3 aylıkken beni ziyarete geldi.

Ellyf: Sizin gibi gerçek mesleği olmadığı halde fotoğrafçılık yapmak isteyenlere neler tavsiye edersiniz?

Tuba: Fotoğrafçılık birikim ve sürekli kendini geliştirmek isteyen bir konu. Sürekli araştırsınlar, sergi gezsinler, fotoğraf baksınlar. Ben 44 yaşımda Fotoğrafçılık & Kameramanlık okumaya başladım 2. Üniversite olarak. Öğrenmenin sonu yok.  

10 Mart 2016 Perşembe

ÖZGÜR KAPMAZ

Şimdiki çocuklara komik gelecektir belki ama, biz 90’larda çocuk olanlar, dönemin ünlü sihirbazı Sermet Erkin’in şapkadan tavşan çıkarmasına hayli şaşırırdık. O yaşlarda şapkadan tavşan çıkaramasAak  da, avucumuzdaki metal parayı önce kaybedip ardından arkadaşımızın kulağının arkasından çıkarabilmek bile büyük numaraydı bizler için. Bunlar çoğumuz için çocukluğumuzdaki tatlı anılarken, yeni konuğum Özgür Kapmaz için bir yaşam biçimi olmuş. Öyle ki çocukluk hayalinin peşinden gidip sihirbazlığı kendine meslek edinmiş. Baş döndürürücü bir hızla ilerleyen hayatlarımızda bizi şaşırtmayı kendine iş edinmiş bu cesur adam ile sihirbazlık yolcuğunu konuştuk.

Ellyf: Nereden çıktı bu sihirbazlık işi? Çocukluk hayalin falan mıydı?

Özgür: Nereden çıktı nereden çıktı bir düşüneyim... Şapkadan çıktı:)
Şaka bir yana, ben 5 yaşındayken, tek kanal döneminde izlediğim bir sihirbazlık programında izlediğim illüzyonistten etkilenmemle birlikte başladı bu tutku. Sonrasında, hiç peşini bırakmadım bu sanatın. TV'de gördüğüm her programı izlerdim, TV başında çakılı kalırdım adeta sihirbaz izlerken. Daha sonraları kendi kendime maket kartonlarından hileli kutular yapar aileme ilk numaralarımı sunardım :)

Ellyf: Nasıl öğrenilir sihirbazlık? Usta çırak ilişkisi mi var? Okulu mu var? Ya da kendi kendini mi geliştiriyor insan?

Özgür: Nasıl öğrenilir? Cevabı sorduğunuz soruda mevcut. Kendi kendinize, usta-çırak ilişkisiyle, kitap ve dvd'lerle ve son olarak da sürekli performans yaparak yani sürekli gösteri yaparak kendinizi geliştiriyor ve yeni şeyler öğreniyorsunuz. Bu sanatın ne yazık ki bir okulu yok fakat usta illüzyonistler öğrenciler yetiştiriyorlar. Bir de İstanbul'da Türkiye'nin tek resmi kurumu İllüzyonistler Derneği var. Bu sanata hevesli adaylar derneğimizde kurs şeklinde eğitim alabilirler.

Ellyf: İşletme okuyup sihirbazlık yapıyor olmana ailen ve çevrenden nasıl tepkiler alıyorsun?

Özgür: Çok yerinde bir soru. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ne yazık ki hobi olarak başladığınız sahne ya da gösteri sanatlarında, hayalini kurduğunuz işe başlayabilmek gerçekten çok zor. Aile baskısı toplum baskısı denen olgular var. Bütün bunların altından kalkıp inadına sevdiğiniz işe yönelmeniz lazım. Ben de bunu yaptım. Tabi ki ailem en başta tuhaf karşıladı. Üniversiteyi boşuna okuduğumu düşündüler belki de, ama şu an onlar da alıştı çünkü benim mesleğim oldu bu sanat. Arkadaşlarımın hemen hemen çoğu bana saygıyla yaklaştılar, çoğu insanlar 8-6 , sevmedikleri işlerde çalıştıkları için bana gıptayla baktılar:)

Ellyf: İnsanların en çok şaşırdığı ve nasıl yapıldığını merak ettiği numaran hangisi?

Özgür: Çok genel bir soru, o yüzden ben de çok soyut bir cevap vereceğim. Bu sanatı icra etmek, diğer mesleklerden farksız. Demek istediğim şu: her işte olduğu gibi moral, stres, sinir, maddi sıkıntılar vb insani durumlar sizin performansınızı etkiler. Açacak olursam: bizler seyircilere gösterilerimizi sunarken ne kadar rahat ve güvende hissedersek yaptığımız numaralar da o kadar eğlenceli ve şaşırtıcı olur. 
Seyirciden aldığımız objeleri yani kendi üzerinde taşıdıkları şeyleri kaybedip başka yerlerden çıkartınca çok çok şaşırıyorlar. 

Ellyf: Yetişkinleri mi çocukları mı şaşırtmayı daha çok seviyorsun?

Özgür: Bu sanatın en güzel tarafı da bu. 7'den 70'e herkes tarafından seviliyor ve ilgiyle izleniyor. O yüzden benim de ayırt ettiğim bir kesim yok:) Ama kesinlikle çocukları etkilemek daha zor dersem yanlış söylememiş olurum.

Ellyf: Örnek aldığın kimse var mı sihirbazlık konusunda?

Özgür: Örnek almak diyemeyiz çünkü illüzyon sanatında özgün hatta orijinal olmanız lazım. En çok beğendiğim ve bana göre dünyanın en iyisi David Copperfield'dir.

Ellyf: Yurtdışında bazı sihirbazların show programları var, sokakta insanları şaşırtan numaralar yapıyorlar. Benzer bir teklif gelse ne dersin?

Özgür: Böyle teklifler çokça geldi, maalesef hiçbirisi gerçekleşmedi :)

Ellyf: Yetenek Sizsiniz’de yarışmışsın, neler kattı sana bu yarışmaya katılmak?

Özgür: Yarışmaya katılmak açıkcası pek birşey katmadı:)

Ellyf: Yetenek Sizsiniz’e sihirbazlık alanında pek çok kişi katıldı yanılmıyorsam ama en çok akılda kalan Aref oldu. Bu anlamda sıradışı bir imajın bu işte önemli olduğunu söyleyebilir miyiz?


Özgür: İllüzyon performansı sergilemek insanın kendine yakışanı giymesidir:)).
Nasıl ki, elbise seçerken kendi zevkimize göre giyiniriz. İllüzyon numaralarımızı da seçerken her illüzyonistin zevki ve tercihi farklıdır. Dolayısıyla, Aref'in tarzı ve gösterileri bir kesim tarafından çok beğeniliyor, bir kesim tarafından da hiç beğenilmiyor.

Ellyf: İki sihirbazın çekişmesini konu alan Prestige filmini izlemişsindir. Var mı gerçek hayatta da böyle çekişmeler?

Özgür: Defalarca izledim :)) Türkiye'de de birebir aynısı olmasa da benzer şekilde çekişmeler olmuş ve halen daha olmaktadır. Sunacağımız gösterilere hazırlanırken yaralanmalar olmuyor değil. Ya da meslektaşlar arasındaki çekişmeler her işte olduğu gibi bizde de var. Sanırım bu soruyu yaşça büyük ustalara sorarsanız daha heyecan verici cevaplar alabilirsiniz.

Ellyf: Sence iyi bir numaranın ne kadarı teknik hazırlık ne kadarı yetenek ile yapılıyor?

Özgür: Cevabı çok zor bir soru sordunuz. Ne yazık ki öyle bir oranlama söz konusu değil. Nedeni ise her numaranın ayrı bir dinamiği olmasıdır. Bazı numaralar tamamen teknik üstüne, bazıları ise tamamen el becerisine dayalıdır. Bunun en güzel örneği illüzyonun manipülasyon dalıdır. Manipülasyon yapan illüzyonistler, gecelerini gündüzlerini el becerilerini geliştirmek için çalışırlar. Manipülatör deriz bu işi yapan sihirbazlara. Şöyle düşünelim; bir gösteri sunacaksınız, yarım saat boyunca insanları şaşırtmanız ve eğlendirmeniz gerekiyor. Gösterinin tamamının teknik oyunlarla ya da manipülasyonla dolu olması mümkün değil ama imkânsız da değil.
Numaranın kendisi tamamen teknik de olsa, o teknikten faydalanıp numarayı icra etmek sizi sihirbaz yapmaz.

Sihirbazlık, insanlara sihirli anı yaşatmak, hissettirmekten geçer. O sebeple, istediğiniz kadar sihirbazlık setlerine sahip olun, onlara ruh katıp sunmadıktan sonra anlamsız oyuncaklardan ibarettir.

Ellyf: Senle söyleşi yapacağımı öğrenen bir arkadaşımdan şöyle bir soru geldi; “Sevmediğimiz insanları yok edecek bir sihir de var mı?”. Ne dersin?

Özgür: Arkadaşınıza çok selamlar :) maalesef bizler sadece illüzyonistiz, büyücü değil:)

26 Kasım 2015 Perşembe

SİBEL YILMAZ

Hayatım boyunca kişisel gelişim üzerine yazılmış kitaplara hep mesafeli durmuşumdur. Bu kitaplar bana hep, hayatın katı gerçekleri karşısında insanların sığınmayı seçtiği ve bir çeşit plasebo etkisi yaratan haplar gibi gelmiştir. Ancak bugünlerde sanki herkes, her şey ve her olay beni içsel bir yolculuğa davet ediyor. Mesela arkadaşlarım kariyer ve özel hayatımda verdiğim mücadeleye tanık oldukça çeşitli kitapları okumamı ısrarla öneriyorlar. Daha da ilginç olanı, bir süredir anlamlandıramadığım tuhaf tesadüfler yaşıyorum. Az sonra söyleşisini okuyacağınız ‘Evlenmek İsterken Aydınlandım’ kitabının yazarı Sibel Yılmaz ile yollarımızın kesişmesi de bu tesadüflerin tuzu biberi oldu. Ne kadar uzak durmaya çalışsam da, madem her şey beni bu noktaya çekiyor öyleyse bir içeri girip bakalım dedim. İlk olarak da Sibel Yılmaz’ın kendi hikayesinden yola çıkarak yazdığı kitabını okudum; hem keyifle hem de hayretle. Bir kadının kendisiyle, toplumun kadınlara biçtiği rol üzerinden yüzleşmesini böylesi sansürsüz ortaya koyması inanılmaz cesur geldi bana. Kitapla ve kişisel dönüşüm deneyimiyle ilgili merak ettiklerimi konuştuğumuz bu söyleşiden sonra siz de kitabı elinize alıp Sibel Yılmaz’ın hikayesinden yola çıkarak kendi yaşamınızı gözden geçirebilirsiniz.

Ellyf: Kitabın adı çok çarpıcı, insan merak ediyor görünce… Ne anlatıyorsunuz bu kitapla?

Sibel: Kendimle yüzleşmemi. Hayatla ve kendimle barışmamı. Evlenmek isterken aslında evlenmeyi hiç istemediğimi…

Ellyf: Kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz, motivasyonunuz neydi?

Sibel: Yapmış olduğum içsel çalışmalarda bir gün elimde altın bir anahtar olduğunu fark ettim. Bu anahtarın benim için ne ifade ettiğini anlamaya niyet ettiğimde, iç sesim bana bunun fark ettiğim konularda yazarlık olduğunu söyledi. Oysa benim kitap yazmakla ilgili en ufak bir isteğim ya da düşüncem yoktu. Dünden bugüne kadar değişim ve dönüşüm çalışmalarında öğrendiğim her şeyi bir kitap haline getirmem gerektiğine ve yazmaya böyle karar verdim. Bir nevi içime teslim oldum.

Ellyf: Neden evlenmek istiyordunuz? Sizi rahatsız eden neydi ki bunu değiştirmek istediniz?

Sibel: Karşılıksız bir aşktan ve onun acısından kurtulmak içindi evlenme isteğim. Ama bunun yanında bir de yaşımın 35 olması ve toplumun evlilik ve çocuk için geç kaldın baskısı evlenme isteğimde etkili oldu. Eğer 30’lu yaşları geçmiş bekâr bir kadınsanız, toplumun nefesini ensenizde hissediyorsunuz. Ben hayatımı evlenmek için değiştirmek istemiştim. Oysa bugün daha güzel, daha iyi, daha huzurlu ve daha keyifli bir yaşam için değiştiriyorum hayatımı. Evlenme isteğim bir kadın olarak hala var ama zihnimde evlenmek zorunluluğum yok. Yaşadığım ilişki beni evliliğe götürürse ve karşımdaki kişi de isterse neden olmasın…



Ellyf: Kendinizi ve yaşadıklarınızı bu kadar açık anlatmak korkutmadı mı sizi?

Sibel: Ben yıllar önce yaşadığım bu karşılıksız aşkla panik atak olmuştum. O dönem bir psikologdan terapi almıştım. Terapi almama rağmen ilk 3 ay konuşamamış, kendimi ifade edememiştim. Kendimi anlatmak, bilinmek bana çok zor geliyordu. Çünkü hiç kimse zaaflarımı ve zayıflıklarımı bilsin, beni güçsüz olarak görsün istemiyordum. Zamanla terapilerin de desteğiyle konuşmaya başladım. Açık olmayı, açık konuşmayı terapilerle öğrenmiş olmama rağmen asıl konuşmayı ve açık olmayı içsel çalışmalarımda öğrendim. Bu benim için çok mu kolaydı? Tabii ki değildi.

Özellikle de kitabı yazarken “Beni yargılarlar mı?” düşüncesi fazlasıyla korkuttu beni. Bu süreci de hocamla birlikte yapmış olduğum içsel çalışmalarda hocamın da desteğiyle kırmayı başardım. Çünkü hiç birimizin birbirinden farkı olmadığını anlayıp kabul ettim. Benim hissettiğim her duyguyu siz de hissediyorsunuz ya da hissettiniz. Ayrıca hiç kimse hissettikleri için yargılanamazdı.

Ellyf: Anne ve babanızın hayatınıza olan etkilerini anlatmışsınız açık yüreklilikle. Aileniz ve yakın çevreniz bu kitabın yazılmasına tepki göstermediler mi?

Sibel: Hepimizin ilk tanıdığı kadın annemiz ilk tanıdığı erkek de babamız. Bizi onlar yetiştiriyor ve biz onlara bakarak şekilleniyoruz. Ben hocamla birlikte yapmış olduğum içsel çalışmalarda annemle babamı zihnimde ve hayatımda doğru yere koyarak kendi hayatımı anlamaya ve yaşamaya niyet etmiştim. Ben babamı 16 yaşındayken kanserden kaybettim. Onunla ilgili yaşadıklarımı, kendi içimde beni üzen ve kabul edemediğim olayları, kısacası babamla ilgili her şeyi iç sesimin bana gösterdiği ve söylediklerini kabul ederek yaptım. Ben kendimi, yaşadıklarımı kabul ettikçe, kendime kendi içimde izin verdikçe ailemde, çevremde izin veren oldu. Ailem en başından beri bana destek oldu. Onlara destekleri konusunda ne kadar teşekkür etsem azdır.

Ellyf: Kitap süresince Botan hocanız ile çalışmalar yapıyorsunuz. Tüm bu çalışmalar nasıl isimlendirilebilir? Hangi teknik evlenmek isterken aydınlanmanızı sağladı?

Sibel: Hocam Mehmet Botan Diler ile yaptığım çalışmalar değişim ve dönüşüm çalışmaları olarak geçer. Ben ve diğer kişiler bu çalışmalarda kendi özümüz ve iç sesimizle tanışırız. Bu sese kulak verdiğimizde ise konumuz her neyse onunla ilgili olumlu ya da olumsuz oluşan bilinçaltı, korku ve inançlarımız ile yüzleşiriz. Farkına vardığımız her olumsuz inancı, kendimiz ve herkes için doğru olan hale dönüştürdükçe kendi içimizde ve zihnimizde değişim ve dönüşüm başlar. Her değişim ve dönüşüm bir aydınlanma yaşatır kişiye. Ben de kendi içimin sesini dinlediğimde ve ona güvendiğimde farkına vardıklarımla aydınlanma sürecimi başlatmış oldum.

Ellyf: Siz de başkalarına yardımcı olacak kadar geliştirdiniz mi kendinizi?

Sibel: Hocam Mehmet Botan Diler ve kendisi gibi kendini adamış, emek vermiş kişiler gibi değilim henüz çünkü daha yolun başındayım. Ben kendim için 5 yıldır değişim ve dönüşüm çalışmaları yapıyorum. Bu süreçte hocamdan ve kendi içsesimi dinleyerek öğrendiğim her şeyi kitap yazarak zaten insanlara aktarmaya çalıştım. Kitabı okuyan, tanıdığım ve tanımadığım birçok kişiden gerek sözlü gerek e-mail yoluyla farkına varmamı sağladığınız birçok şey oldu diyerek pek çok olumlu tepkiler aldım. Sanırım küçük de olsa insanların hayatına yardımım dokundu.

Ellyf: Kitabı okurken çok merak ettim, bu kadar terapiye nasıl para yetiştirdiniz? Pahalı değil mi bu işler?

Sibel: Ben paramı bu hayatta en değerli olan şeye yatırdım. Kendime. Kendime ve kendi hayatıma yatırım yaptım. Benim de bu çalışmalara başlama niyetim karşılıksız bir aşktan kaçıp evlenmekti ama zamanla kendimin farkına vardıkça, kendimi tanıdıkça, kendi değerimi gördükçe hayatı insanları anladıkça kendim için yaptığım her şey yarınım için yatırımım oldu. Kendime yaptığım her yatırım bana ve hayatıma aydınlanma olarak yansıdı. Eğer kendim dışında farklı bir amaç için yapmış olsaydım bu çalışmaları, örneğin giden sevgiliyi döndürmek ya da kendime yeni sevgili bulmak için, evet bana pahalıya mal olurdu. Bu yatırımda da hiç bir şey bana pahalı gelmedi. Bu biraz da kendinize biçtiğiniz değerle ilgili bir şey. Kazandığınız paraları dışınızı güzelleştirmek yerine içinizi güzelleştirmeye harcarsanız hiç bir şey size pahalı gelmez.

 Ellyf: Kitapta affetmenin insanın hayatı üzerindeki etkisinden sıkça söz ediliyor. Neden affetmeli insan? Ne olur affetmezsek?

Sibel: Bazen yaşadığımız olayları bazen de bizi kırdıkları için karşımızdaki kişileri affedemeyiz. Affetmediğimiz her olay ve kişi içimizde büyür ve bu büyüme kimi zaman öfkeye kimi zaman da nefrete yol açar. Bu olumsuz hisler içimizde kaldığı sürece de bedenimize yansır. Bedenimize yansıyan her olumsuz duygu da kendini hastalık olarak dışa vurur. Sadece karşımızdaki kişileri affetmekten bahsetmiyorum, insan en başta kendisini affedebilen olmalıdır. Daha sağlıklı bir hayat ve beden için kişi hem kendini hem de çevresinde geçmişinde onu üzen kişileri, kendisi için affetmelidir. Affetmediğiniz her şey ya hastalık ya da affedilmeyecek insanlar ve olaylar biriktirmek demektir. Ben kendimi affetme sürecimi rahmetli babam ile başlatmıştım. Çocukluğumda ona dair beni üzen olayları içimde dün gibi saklayarak kendimi hem yıllarca süren mide hastası yapmış hem de yığınla affedilmeyecek olaylar yaşatmıştım. Kendim her şeyin içimde sakladığım enerjilerden oluştuğunu fark edip anladığımda affedilmeyecek hiç bir kişinin ve olayın kalmadığını anladım. Affettiğimde ise huzurlu bir hayata ve sağlıklı bir bedene kavuştum.

Ellyf: Peki bu kitabı kimler okusun? Hangi noktalarda faydalansın?

Sibel: Kitabın kapağına bakanlar bu kitabın kadınlara ya da genç kızlara dönük, onlarla sınırlı olduğu kanaatine kapılmasınlar, bu kitap özünde aydınlanma temalıdır.
Kendi hayatında yaşadığı olumsuzluklardan artık sıkılanlar, kişiler farklı olsa da yaşanan olayların benzerliğinden bunalanlar, hastalıklar ile vakit geçirenler, kendini keyifsiz, mutsuz ve huzursuz hissedenler, benim gibi evlenmek isteyenler, anneler, babalar kısacası farkındalığım olsun diyen herkes okumalı.

26 Temmuz 2015 Pazar

CAN KAPLAN

İster bir öğrenci ister bir çalışan olun; MS Office Excel herkes için hayat kurtaran bir program. Belki de bu yüzden hepimiz özgeçmişlerimizde iyi derecede Excel kullandığımızı iddia ediyoruz. Programın sahip olduğu yüzlerce özellikten belli başlı ve çok kullanılan birkaç özelliğini  bilince insan kendini uzman hissediyor olsa da işin aslı öyle değil. Excel üzerine iki kitap yazmış olan eski iş arkadaşım Can Kaplan’a göre Excel’i iyi biliyorum diyen biri, programı ancak %5 verimlilikte kullanabiliyor. Can ile altı kitaba tamamlamayı planladığı Bırakın Excel Halletsin kitaplarını ve diğer projelerini konuştum.

Ellyf: İnsanlara kitabından bahsetmeden önce biraz senden bahsedelim, nasıl bir eğitim hayatın oldu?

Can: Öncelikle bu söyleşi fırsatından dolayı teşekkür ederim. İstanbul' da başlayan ve devam eden bir eğitimim var. Ümraniye Anadolu Lisesi 2000 mezunuyum. Sonrasında 2004’te İstanbul  Üniversitesi'nde Endüstri Mühendisliği bölümünü bitirdim. Ardından İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Üretim Yönetimi, Boğaziçi Üniversitesi'nde de Yönetim Bilişim Sistemleri üzerine iki yüksek lisans yaptım. Bunun dışında Bilgeadam'da 1 yıl süre ile yazılım uzmanlığı eğitimi aldım.

Ellyf: Excel üzerine iki kitap yazacak kadar nasıl uzmanlaştın?

Can: Lisedeyken Qbasic ile yazılım dilleri konusunda ilgileniyordum. Lisans ve yüksek lisans tezlerimde  Visual Basic'den yararlandım. Bu yazılım dili Excel'in arkasında çalışan VBA (Visual Basic for Applications) dili ile çok benzer. Excel ve makrolara böylece bir giriş yaptım. İş hayatında ilk 7 yılda farklı sektörlerden - Fenerbahçe, Honda, Ford, Kom, Ülker - alanlarında lider şirketlerde farklı pozisyonlarda görev yaptım. Bu süreçte Excel konusunda yaklaşık yirmi kitabı tarayıp, yüze yakın farklı uygulama geliştirdim.

Ellyf: Excel üzerine bir kitap yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Can: Özellikle iş hayatına atıldığım ilk yıllarda sık iş değişiklikleri ile farklı sektörlerde tecrübe edinme fırsatı buldum. Birlikte çalıştığım ekiplerde, iş ortaklarımızda benzer iş ihtiyaçlarına çözüm üretme konusunda farklı bir becerimiz olduğunu da böylece fark ettim. Kitabın diğer yazarı olan meslektaşım Murat Turan, bir iş değişikliği ile benim iş değişikliğim sonrasında halefim olarak Kom Mayo'larındaki iş geliştirme görevimi devraldı. 3 yıl çalıştığım sürede, haftalık düzenli görevimi yarım günlük bir çalışma ile tamamlayabildiğim ona yakın uygulama geliştirdiğim bu pozisyonu devam ettirebilmesi için meslektaşım ile bir yıl süre ile her haftasonu bir tam gün birlikte çalıştık.

Ben arkadaşıma bu bilgileri paylaşırken öğretmeyi öğrendim. Onun da hızlı gelişimi ve katkısı ile yılın sonunda birlikte daha iyi, daha etkili yazdığımız bir seviyeye ulaştık. Öyle ki  "ben bu konuyu çok iyi biliyorum" demenin konu ile ilgili bilgi seviyemizi doğru temsil etmediğini, ürün kadar etiketin de önemli olduğu günümüz dünyasında, farklı, değer katan, bu konuda uzmanlaşmak isteyenlere yol gösterecek bir eser vermemizin doğru olacağını düşündük.    

Ellyf: İnsanların hemen her bilgiye internetten ulaşabildiği şu dönemde eğitici bir kitap yazmak riskli değil mi? Neden bir blog ya da internet sitesi yerine kitap yazmayı tercih ettin?

Can: Kitabı yazma fikrinden önce  cankaplan.com web sitesinde excel ve iş hayatına dair uygulamalar konusunda derlediğim bir web sitem vardı. Web sitesindeki paylaşımlarımızı daha da derinleştirerek farklı bir çalışma yapmak istedik. Bir yıllık ekip çalışmamız dönemimizde özellikle Excel makrolar ve iş hayatında problem çözme konusunda yazılmış türkçe kaynak konusunda yeterli bir literatür olmadığını fark ettik. Özellikle ileri excel teknikleri konusunda iyi olan, makrolar ile iş süreçlerini birleştirme noktasında sıkıntı yaşayan uzman ve analistlere, bir akış ile sıralı ve derli toplu olarak iş hayatından örnek uygulamalar sunan bir kitabın önemli katkı sağlayacağını düşündük. 2 yıllık bir kaynak tarama, içerik oluşturma,  düzenleme ve yazılım süreci ile kitabımızı tamamladık.  
Kitabımızı yayınladıktan sonra; www.letexceldoit.com web sitesinde ve http://www.letexceldoit.com/blog/ blogunda yeni çalışmalarımızı da paylaşmaya başladık.

Ellyf: Kitaplarını benzerlerinden ayıran özellikleri nelerdir?

Can: Özellikle bu alanda yazılan kitapların iş süreçlerine yönelik değil, excel özelliklerini vurgulamaya yönelik olduğunu gözlemliyoruz. İş hayatında bu tekniklerin nasıl uygulanabileceği konusunda alanında fark ve değer katan, Excel'de yapılamayacağı düşünülen bir çok konuya çözüm üreten vizyoner  bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Ellyf: Şirketlerde MS Office programları hayat kurtarıcı ancak sanki oldukça verimsiz kullanılıyor?

Can: Bu konuda sana kesinlikle katılıyorum. Farklı ofis eğitimlerinden de gözlemlediğim hali ile, iş süreçlerinin ihtiyaçları ve ofis uygulamalarının kapabiliteleri konusunda yeterli bir bağlantı kurulabilmiş durumda değil. Günler süren çalışmaları dakikalara indirdiğimiz, geliştirdiğimiz onlarca uygulama oldu. Şirketlerimizde karşılaştığımız pek çok probleme ofis uygulamalarının yeterli ve etkin çözüm olabileceğinin halen çok farkında olunmadığını görüyoruz.

Ellyf: Önceki sorudan hareketle, exceli iyi biliyorum diyen ortalama bir çalışan excelin ne kadarını biliyor olabilir?

Can: Bu soru hakikaten çok çarpıcı. Net bir değer vermek pek mümkün olmamakla birlikte,  üniversiteyi bitirdiği zaman CV’lerine Excel'i iyi kullandığını belirten arkadaşlarımızın %5 seviyesinde kullanmıyor olduklarını söyleyebilirim.

Ellyf: Kitabın ikincisi de çıktı, iki kitabın içerik bakımından nasıl farkları var?

Can: Pusula Yayınları’ndan çıkardığımız "Bırakın Excel Halletsin - İleri Excel ve İş Hayatında Problem Çözme" kitabımız ilk yılında ikinci baskısını yaptı. Daha  sonra "Bırakın Excel Halletsin - 105 Temel Teknik" konusunda ikinci kitabımızı yayımladık.
İlk kitabımız ileri Excel tekniklerini çözümlemiş, Excel'in sınırlarını keşfetmeye çalışan daha profesyonel kullanıcıları hedefliyordu. İkinci kitap ise tüm Excel kullanıcılarının temel olarak bilmesi gerektiğini düşündüğümüz yöntemleri standart Excel kitaplarından farklı olarak "bir konu - bir sayfa" olarak  resmediyor.

Ellyf: Başka kitaplar da gelecek mi?

Can: İkinci kitabını yayınladığımız "Bırakın Excel Halletsin" serisini,  6 kitaplık bir seri olması için çalışmaya devam ediyoruz. Veri görselleştirme, Satış ve Operasyon planlama, Strateji konularında Excel uygulamalarını ele alan yeni kitaplarımız olacak.

Ellyf: Kitapların dışında bir de gençlerle ilgili bir projen var, biraz bahseder misin? 

Can: Evet, iş hayatına yeni atılan, henüz kariyer yolculuklarının başında olan genç arkadaşlarımızın farkındalık ve kişisel gelişimlerini hedefleyen bir sosyal girişimcilik projesini yaklaşık 1 yıldır devam ettiriyoruz. "VISUM" adını verdiğimiz üniversite ve iş hayatı arasındaki vize anlamına gelen sürekli öğrenen bir organizasyon. Katılımcılara eğitim, seminer, staj, proje, iş, network, liderlerle sohbet ve koçluk alma imkanları sunuyor.
İlgilenen tüm paydaşlar www.visumcareer.com sitesinden detaylı bilgilere ulaşabilir. Bana da konu ile ilgili sormak istedikleri her nokta için cankaplan@gmail.com adresinden ulaşabilirler.

Ellyf: Bu projeye kimler, nasıl dahil olabilir?

Can: Bu projeye üniversite öğrencisi veya mezunu olan herkes katılabiliyor. Katılmak isteyen arkadaşlar ile proje hedeflerini ve detaylarını paylaşmak üzere "tanışma toplantıları" düzenliyoruz. Sonrasında aylık olarak katılımcıların okumaları planlanan kitaplar paylaşılıyor.

Ellyf: Son olarak gelecekte bu proje ile ilgili hedefin nedir?

Can: Sana bu konuya dair bakış açımı anlatan bir hikaye anlatmak istiyorum. Bir konferans salonuna toplanan 500 kişi üzerlerinde isimleri yazan koltuklara yerleştirilir. Her birine birer balon verilir. Bu balonları hayata dair beklentileri, hayalleri, aşk, sevgi, mevki, makam, para, pul vb. her ne ise düşünerek şişirmeleri istenir. Balonların üzerine isimlerini yazarak tüm balonları küçük bir odaya yerleştirmeleri istenir. Katılımcılara 5 dk. zaman verilir ve 500 balonun bulunduğu odaya girip kendi balonlarını bulmaları halinde balonu şişirirken düşündükleri tüm hayallerinin kendilerine ömürleri boyunca sunulacağı belirtilir. Bu 5 dk.'lık süreçte odada bugün dünyada görmeye alıştığımız dirsekler, engellemeler, haksızlıklar, başkalarının balonlarının patlaması, başkalarının haklarını hiçe sayan yaklaşımlar gözlemlenir ve günün sonunda kimsenin hayallerine ulaşamadığı gözlemlenir.

Benzer uygulama 2 dk. süre verilerek fakat bu sefer her kişinin kendi eline gelen ilk balonu alıp üzerinde ismi yazan koltuğa bırakması ile ilerlediğinde, tüm katılımcıların kendi balonlarına ulaşması ile sonuçlanır.
Bu bize herkesin bildiği, hırslarla dolu istikamete koşmaktansa, öğrenmeye, farklı bir perspektife, paylaşmaya, yardımlaşmaya dayalı ters istikamete koştuğumuzda hayallerimizi gerçekleştirmemizin daha olası olduğunu gösterir.

Bu farkındalığı ben kitabı yazma sürecimde yaşadım. Yetiştirdiğim arkadaşım en iyi takım arkadaşıma dönüştü. Birlikte iş yapma fırsatına ve 2 yıl içerisinde 10 kişilik bir takıma dönüşmemize vesile oldu. Bu yaklaşım ile bugün 110 kişiye yaklaşan VISUM projesinin katılımcılarının 2 yıl içerisinde 1.000 kişiye ulaşmasını hayal ediyorum. Bu organizasyonun bugün Türkiye'de yapılmayan, değer katan, fark yaratan işler ortaya çıkarmasını hedefliyoruz.
İçinde bulundukları toplumu ve organizasyonları dönüştüren, değer katan bireyleri geliştiren sürekli öğrenen bir organizasyon olacağına inanıyorum.